Profilo di YEŞİL VADİYEŞİL VADİ (GREEN VALLEY...FotoBlogElenchiAltro Strumenti Guida

Blog


İşte Barrack Obama'nın 'Zio-faşist'i

11 Kasım 2008 06:23/Yeni Şafak


“Obama kurbanları” kesenler hayal kırıklığına uğrayabilir. Obama kadar Bu “altın adam”ı da izlemenizde yarar var. İşte 'değişim'in şüpheli adı Rahm Emanuel.



İbrahim Karagül'ün köşe yazısı

O artık, “devrim ve değişim” sloganıyla dünyevi iktidarın zirvesine ulaşan ezilmişlerin ve ötekilerin temsilcisinin, ırkçılığa karşı tarihsel zaferin mimarının, Müslüman dünyada adına kurbanlar kesilen siyah liderin “altın çocuğu.” Dünyaya düzen getirecek, adalet getirecek diye bakılan, adeta Mesihleştirilen adamın sağ kolu.

Aile geçmişi, gelişim süreci, ait olduğu çevre, üslendiği sorumluluklar, sırlarla dolu hikayesi, Nazi bağlantıları, yüzlerce Filistinlinin öldürülmesiyle ilgisi, Deir Yasin katliamıyla alakası ve kapkaranlık bir hayat!..

Bazılarına göre bir teröristin oğlu, “vaat edilen toprak” için savaşan örgütün mensubu. Küresel ekonomik krizin en önemli sebebi olarak gösterilen Hedge fon yöneticisi olan ve büyük paralar kazanan adam.

İsrail yanlısı değil, İsrail aşırı sağı mensubu.. Bildiğimiz anlamda bir Zio-faşist. Elinden gelse bütün Ortadoğu'yu düm düz etmek isteyen biri. George Bush'u bile, İsrail'e yeterli destek vermediği için eleştiren adam. Tam anlamıyla ırkçı…

18 yaşına kadar İsrail vatandaşıydı. İsrail pasaportunu gizledi. 1991'deki Körfez Savaşı sırasında İsrail pasaportunu gün yüzüne çıkarıp, “ülkesi” İsrail'i Saddam'ın füzelerinden korumak için askere gitti. Lübnan sınırında görev yaptı.

Ailesi, 1931-40 yıllarında Naziler'le işbirliği yapıp Filistinlilere ve İngilizlere karşı savaşan terörist örgütlere mensuptu. Benahem Begin'e bağlı Irgun çetesinin üyesiydi. Siyasi suikastler yapıyor, BM temsilcilerini öldürüyor, Filistinlileri topraklarından sürmek için köy katliamlarına girişiyorlardı. Bu terörist operasyonlar İsrail devleti ilan edilene kadar devam etti.

İşte “altın adamı”mızın geçmişi, bugün İsrail ordusunun temelini oluşturan bu terörist örgütlere uzanıyor. Amcası bu saldırılar sırasında ölür ve adamımıza amcasının adı verilir.

Babası Benjamin Auerbach'tır. Söz konusu örgütlere silah sağlayan isimlerdendir. Stern çetesi bu örgütlerden en radikalidir ve ailesi bu örgütle bağlantılıdır. İngiltere'nin Filistin'i terk etmesi ve İsrail devletinin kurulması için Nazilerle birlikte hareket ederler. İrgun'un çocukları, aslında Nazi müttefiki Yahudilerdir!

Auerbch soyadı sonradan Emanuel olarak değiştirilir. Adamınızın adı da Rahm yani Rahmim'dir. Rambo bile derlermiş kendisine. Clinton ekibinde yer alan, İsrail ve Ortadoğu ile ilgili her girişimin içinde bulunan kişidir. Babası gibi o da çifte pasaportluydu. Hem İsrailli hem Amerikalı…

Bazılarına göre bugüne kadar Barack Obama'yı yöneten, koruyan, destekleyen, ona yol gösteren kişi olmuştur. Obama'nın Musevi lobi kuruluşlarının en büyüklerinden AIPAC'taki programını da o ayarlamıştır.

Ve Rahm Emanuel, Obama ekibinin başına getirilmiştir. O artık Beyaz Saray'daki en etkin kişidir. Hem Beyaz Saray'ı hem de Obama'yı yönetecek gerçek kişidir. Daha şimdiden İran konusunu tartışmaya açmıştır.

Tıpkı ABD yönetiminde her zaman konumunu koruyan, ABD'den daha fazla İsrail aşırı sağına mensup olan diğer çifte vatandaşlar gibi. Kimler onlar?

Rechard Perle, Paul Wolfowitz, Lawrence Franklin, Douglas Feith, I. Lewis Libby, Eliot Abrams, Marc Grossman, Robert Zoellick, Ari Fleisher, David Frum, John Bolton, Eliot Cohen, Davud Wurmser ve daha niceleri. Hanry Kissinger'ı da ekleyelim.

Hepsi neocon ortağı. Hepsi ırkçı. Hepsi Yeni Amerikan Yüzyılı projesinin mensupları. Hepsi sekiz yıldır İslam dünyasını savaş alanına çeviren ekipten. Hepsi İsrail aşırı sağına mensup. Amerika'dan çok İsrail'i devlet olarak görür. Bu yüzden de ABD'nin sırlarını İsrail'e taşır. Bir çoğu nükleer casusluk olayına karışmış, soruşturmalar atlatmış. Aslında hepsi istihbaratçı. Tabi İsrail adına. Hepsinin, ama hepsinin ortak iki noktası İsrail'e bağlılık ve İslam düşmanlığı. Bu yüzden ABD'nin siyasi gücünü, askeri gücünü kendi düşmanları üzerine salmışlardır.

Rahm Emanuel, aynı misyonu üslendi. ABD'deki Musevilerin yüzde 80'e yakını bu yüzden Obama'ya oy verdi. Onun döneminde ABD'nin, Ortadoğu politikasında hiçbir değişiklik olmayacak. Belki savaş daha da yayılacak. Daha kampanya döneminde yeni ABD Başkanı'na “Pakistan'ı vuracağım” dedirten ne olabilir? Elbette bu ülkenin nükleer gücü. Peki bu kimi rahatsız ediyor? Elbette İsrail'i.

Obama tarihsel bir figür. Başkan Yardımcısı başka biri. Ama bu dönem adından en çok söz ettirecek olan Rahm Emanuel. “Değişim” bu mu?

Barack Obama'nın aslında pek bir yerde yer almayan bir sözünü hatırlıyorum. “Aile geçmişimiz Müslümanlıktan önce Yahudi olabilir.”

Yahudilik veya İsrail değil konumuz. Bu ideolojik kadroların ABD üzerinden dünyaya nasıl bedel ödettikleridir. Bu yüzden bizim için önemlidir. Bu yüzden “Obama kurbanları” kesenler hayal kırıklığına uğrayabilir.

Obama kadar Bu “altın adam”ı da izlemenizi öneriyorum!

OBAMANIN GELIS NEDENI; ETIBANK

Obama'nın  Türkiye’ye gelme sebebi belli oldu sonunda

Etibank satılıyor!..

Asıl değeri 9 (dokuz) trilyon dolar dikkat!!!

 

9 Milyon veya

9 Milyar değil

9 Trilyon dolar...

 

ABD sadece 40 kırk Milyon dolara kapatacak!

 

Yazıklar olsun....

Kaptırana, verene VE susup seyredene....   

Hepinizin bildiği gibi Etibank özelleştirilecek.. (alıcısı Amerika)

ve bor işletmeleri Etibank bünyesinde. Konulan fiyat 40 milyon $.

 

Lütfen bir daha okuyun ve lütfen herkese iletin...

Yasadığın dünyayı sorgulayamıyorsan, barı ülkeni sorgula.....

 

ÖNEMLİ....! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ..

Borla çalışan araba üretildi,maliyeti 200 TL olan 1 kg bor ile 19 000 km yol yapabiliyor(1100kg. oto sabit 100 km süratle giderse) Bu demek oluyor ki Petrole son. Tam tersine Batılı ülkeler bor işletmeciliğinin kansere yol açtığını iddia ederek BOR madeninden soğutma çabası içindeler. Oysa bu mucize maden kanser tedavisinde de kullanılmaktadır. Türkiye kıskaçta!

Arabayı bor madeniyle çalıştıracak patentli 600 proje olduğu ortaya cıktı.

TÜRKİYE, dünyada bor rezervinin yüzde 73`üne sahip Ve Türkiye GELECEĞİN DUBAİSİDİR

Uluslararası teröristler Türkiye uyanmadan bu kaynağı ele geçirmeyi planlıyor.

 

Bunu ileti olarak da ulaştıralım... 

vatanını seven herkese gönderelim

 

TMMOB

ÇEVRE MÜHENDİSLERİ ODASI

İSTANBUL ŞUBESİ

HORMONLU TOHUMLARI İSTEMİYORUZ. T.C. TARIM BAKANLIĞI' NA AÇIK MEKTUP‏

HORMONLU TOHUMLARI İSTEMİYORUZ. T.C. TARIM BAKANLIĞI' NA AÇIK MEKTUP‏

T.C. TARIM BAKANLIĞI' NA AÇIK MEKTUP
 
ACİL UYARI!!!
 
DERİN VE KARA TEHLİKE...
 
İSRAİL'İN ŞEYTANI PLANI
 
''ÖNCE VÜCUDUMUZ SONRA TOPRAKLARIMIZ İŞGAL EDİLCEK''
 
İsrail'den GDO'lu domates tohumu!
 
Dünyayı çok büyük felaketler bekliyor!
*Alerji,
*Enzim bozukluğu,
*Alzheimer,
*Kanser
*Sperm sayısı düşüklüğü
 
Soyu kesik tohumlar!
 
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 
 
BU İLETİYİ GÖNDERECEĞİNİZ MAİL ADRESLERİ BAŞKA FAYDALI OLABİLECEK ADRES BULURSANIZ EKLEYİN
 
 
 
ARKADAŞLAR AŞAĞIDAKİ LİNKLERİ BİLGİ EDİNMENİZ İÇİN BIRAKTIM BİR İNCELEYİN
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
TEŞEKKÜRLER ÇAĞRI

ÖZÜR DİLEMEK Mİ? KİMDEN, ERMENİDEN Mİ?

Doğuda, kuzeyde, Kafkaslarda
ve özellikle Karabağ'da, Hocalı'da 
ermeni demek;
 zalimin, vicdansızın büyüğü demektir.
Özür dilemek mi? kimden, ermeniden mi?
Niçin? bunun için mi?
Gururlanacağımıza eziliyor, haykıracağımıza susuyoruz!
 

 
içime sindiremiyorum... 

SÖMÜRÜNÜN YENİ AMBALAJI: İYİ POLİS OBAMA

Kendi tabiriyle “kırma(!) bir siyahi”, Birleşik Devletler Başkanlık yarışını kazandı. Bu yarışta kullandığı en büyük koz “değişim” sloganıydı. Umutsuzluklarla kaplı dünya, değişim vaatleriyle ayağa kalkmaya çalışıyor. Dünya Amerikan Rüyası´nın yeni bir pazarlama yöntemiyle karşı karşıya. Amerikan karşıtlığının doruğa çıktığı günümüzde, Amerika´ya değişimi vaat eden başkan, dünyadaki Amerikan karşıtlığını hızla azaltıyor. 47 yaşında, siyahî, dini tam olarak bilinmeyen ve Birleşik Devletler´in en genç başkanı unvanına sahip, Barack Obama´nın, başta ülkesi olmak üzere tüm dünyayı etkileyen “değişim”  sloganının ne kadarının gerçekleşeceğini, tüm dünya gibi Türkiye´de yakından ve beklenmedik bir ilgiyle izliyor.

Amerikan karşıtlığının güçlendiği ülkemizde kurbanlar kesiliyor, hediyeler gönderiliyor. Bu beklenmedik ilgi sadece Türkiye´den değil dünyanın değişik coğrafyalarından da gözlemleniyor. Liderlerinin Birleşik Devletler karşıtı güçlü söylemleriyle onur duyan İran halkındaki ilgi de uluslararası arenada dikkatle izleniyor. Keza İran, İslam devrimin yapıldığı 1979´dan bu yana ilk defa Birleşik Devletler Başkanı´na tebrik mesajı gönderdi. İran´da, halkın büyük bir kısmı, Hz. Ali´nin rivayet ettiği Mehdinin habercisi olan “Batıdaki siyahî büyük komutan” olarak Obama´yı görüyor ve büyük bir sempati ile yaklaşıyor. Bu durum, İran halkında var olan Amerikan düşmanlığını, azaltma eğilimine yönlendirmesi kaçınılmazdır. Obama´nın Beyaz Saray´a oturması, İran´da olduğu gibi hemen hemen tüm dünyada, Amerikan karşıtlığını azaltması muhtemeldir.

OBAMA: NEDEN?
Başkan adaylığını ilk açıkladığı zaman ülkesinde gülünç ve cesaretinden dolayı hayretle karşılanan Brack, ne oldu da “Bay Başkan” unvanını ele geçirdi? Aday olabilmek için bile milyonlarca dolara ihtiyaç duyulan Birleşik Devletler´de, sadece derisinin renginden dolayı nefret edilebilen bir kişi nasıl Beyaz Saray´ın yeni sahibi oldu? Obama´nın başkan olması, sistemin kendisini yeni bir yüzle pazarlama hareketi olarak yorumlanabilir. Sistem, varlığını sürdürmek ve rahat hareket edebilmek için tüm dünyanın sempatisi kazanabilecek birini başkan yapmak durumunda idi. Irak macerasının başladığı 2003 yılında, işgale tepki göstermeyen dünya, günümüzde ise artarak devam eden bir şiddetle Bush´a ve politikalarına tepki göstermektedir. Irak Savaş´ına destek veren devletler askerlerini bir bir geri çekiyorlar. Birleşik Devletler´nin, Afganistan için ek asker talebi, Nato´nun askeri kanadının önde gelen ülkeleri tarafından reddedildi. Soğuk Savaş sonrası dönemde hiç olmadığı kadar giderek ve hızla yalnızlaşan Birleşik Devletler, kendini tekrar dünyaya açacak bir başkana ihtiyaç duyuyordu. George W. Bush yönetiminin yanlış politikalarının dünya kamuoyunda yarattığı olumsuz imajı değiştirmek için gerekli olan, dünyaya Amerika´nın değiştiğini iddia etmektir. Bu değişim iddiası ise ancak herkes tarafında ilgi ile karşılanacak birini en önemli göreve getirmek ile olurdu.

Derisinin rengi ile Afrika halkının, Müslüman olduğu yolundaki iddialar ile İslam Dünya´sının ve değişim vaadiyle umutsuz halkının sempatisini kazanan yeni başkan, Birleşik Devletler´i ve politikalarını tüm dünyaya sevdirme yolunda hızla ilerliyor. Seçimi kazandığı günden günümüze kadar süren sevinç gösterileri ve kutlamalar bu durumun en önemli göstergelerindendir.

OBAMA: DEĞİŞİM NE KADAR GERÇEK?
“Yeni başkan vaat ettiği değişimin ne kadarını gerçekleştirmeye muvaffak olacak?” Asıl üzerinde durulması ve cevap aranması gerek soru bu gibi görünüyor. Bu soruya akılcı bir bakış açısı ile cevap verebilmemiz için öncellikle Birleşik Devletler´in siyasi yapısına bakmamız gerekmektedir. Birleşik Devletler´in siyasi yapısını en iyi anlatan terim “şirketokrasi”1 dir. Her ne kadar da yönetimde seçilmişler bulunuyor ise de, ülkenin genel politik konularda, özelliklede dış politikada, şirketler ve onlara danışmanlık yapan kişiler daha etkin bir roldedirler. Büyük Petro-kimya ve silah endüstrilerin geliri ile ayakta duran sistemin, bir başkanın isteği ile bütün politikalarını değiştireceğini ümit etmek hayalperestlik dışında başka bir şey değildir. Böyle bir iddiaya sahip çevreler ya gerçek dünyadan bir haber yaşıyorlardır ya da başka bir amaçları vardır.

Birleşik Devletler´in politikaları bizim sandığımız aksine, bir başkan ile değişecek bir yapı değildir. Sistemi değiştirmek sadece “halk”ın isteğiyle olabilecek bir şeyde değildir. Ülkenin politikasında, özelliklede dış politikadaki karar alma sürecinde çok uluslu şirketler büyük öneme sahiptir. Kampanya sırasında milyonlarca dolar harcayan Obama´ya destek veren petrol şirketlerinin, Birleşik Devletler ordusunun Irak´tan ve dolayısı ile petrol kuyularında çekilmesini isteyeceklerini düşünmek ne kadar doğru olur sizce? Keza silah sanayisinin, iç savaşın ve terörün eksik olmadığı Ortadoğu´da barışın ve istikrarın sağlanması için yapılacak çalışmalara ne kadar olumlu bir tepki verirdi acaba? Seçim öncesi dönemde Irak´tan en hızlı şekilde asker çekileceğini vaat eden Obama´nın, seçimden sonra Irak´ta 2011 yılına kadar kalınacağını ifade etmesi, Birleşik Devletler politikasında kimlerin belirleyici olduğunun önemli göstergelerinden biridir. İktidarda ister Cumhuriyetçiler olsun ister Demokratlar olsun, ülkenin dış politikası yüzyıllara dayanan bir geçmişe sahiptir ve belli bir süreç içinde gerek duyulduğunda değiştirilir. Bu değişimde iktidarda kimin olduğunun hiçbir önemi yoktur. Yeni dönemde mevcut Cumhuriyetçi Parti Savunma Bakanının yerini koruyacağı belirtiliyor. Şimdiden Obamanın ekibindeki isimlerin çoğunluğu da o döneme ait kişiler gibi görülüyor.2 

Dünyadaki ekonomik sistem aynen vahşi rekabet üzerinden devam edecek, siyah derililer yine ikinci sınıf vatandaş olacak. Ancak siyah derililer kendilerinden biri seçildi diye psikolojik olarak rahatlayacaklardır.3  Bu koşullar altında Obama vaat ettiği “Değişim”i gerçekleştiremez. Sistemin onay verdiği biçimsel dönüşümleri yapabilir. Gerçek olan şudur ki, Obama, siyah oluşu, Afrikalı bir aileden gelişiyle “amerikan rüyası” sloganının sempatik figürü olarak “rol modeli”nden başka bir noktaya varamaz. J.F.Kennedy, seçim kampanyası boyunca, ABD halkının önemli bir çoğunluğunun, günü “bir kutu fasulye konservesiyle” geçirdiğini söyleyerek, yoksulların ve yoksunların oylarıyla kıl payı başkan olabildi. Sonra ne yaptı? Küba´ya “Domuzlar Körfezi” çıkartmasını gerçekleştirdi, ünlü Küba krizini çıkardı, Vietnam´a müdahaleyi tam boyutuyla tırmandırdı. Gene sisteme yaranamadı, öldürüldü.4

Obama´nın değişim vaadiyle Birleşik Devletler Başkanlığına yükselmesi, sanıldığının aksine, savaşların son bulacağı veya herkesin özgür olacağı bir dünyaya doğru atılmış bir adım değildir. Dünya elbette bir değişim sürecinin tam ortasında bulunuyor, fakat bu değişimin olumlu yöne gideceği ümidini taşımak oldukça güç.

ALİMİN PROFESÖRE YANITI (ÖNCE AHLAK VE MANEVİYAT)

 
 
Ehlisünnete Karşı Açılan Amansız Haçlı Seferi

TÜRKİYE’de bir müddetten beri Ehl-i Sünnet İslâmlığına sanki amansız bir Haçlı seferi açılmıştır. Kur’an’a, Sünnet’e, akla, vicdana, mantığa, sağduyuya uygun olan Sünnîlik baltalanmakta, bin türlü iftira atılıp hezeyanlar savrulmakta, yanıltıcı düşünce ve görüşlerin propagandası yapılmaktadır. Neler denmiyor ki.

* İslâm’ın tek kaynağı Kur’an’mış, başka kaynak olamazmış.

* Sünnîlik gerçek İslâm değilmiş, Emevîlerin çıkarttığı bir dinmiş.

* Ashab âdil ve güvenilir değilmiş. Başta Ebû Hüreyre radiyallahu anh efendimiz olmak üzere nice ashab (hâşâ sümme hâşâ) binlerce hadîs uydurmuş.

* Tasavvuf bâtılmış.

* Yalancı, taqiyyeci, Müslümanları aldatan, azılı farmason, aktivist, bulaşık, karanlık Afganî büyük bir din önderiymiş, “onu karalayanlar onun taharet bezi olamazlar”mış. (Büyük ulemaya ne büyük hakaret...)

* Mezheplere, fıkha, tanzim edilmiş ahkâm-ı şer’iyeye lüzum yokmuş, herkes kendi kafasına göre Kur’an’dan yahut meal, tercüme ve tefsirlerden dinini öğrenirmiş.

* Peygamber bir postacı imiş, ölmüş işi bitmiş.

* İlmihal Müslümanlığı bozuk bir Müslümanlıkmış, asıl Müslümanlık şu veya bu türedi ilahiyatçının anlattığı İslâm’mış.

Sağlam din bilgisine sahip olmayan milyonlarca Müslümanın kafası fena halde karıştırılmıştır. Dinde reform, dinde yenilik isteyen, light/ılımlı bir İslâm türetmek isteyenlerin amaçları nelerdir? Yazdıklarından anlaşılan şudur:

Geleneksel Ehl-i Sünnet İslâmlığını beğenmiyorlar. Onun yerine ABD’nin, İsrail’in/Papalığın, Protestan Evangelistlerin, Diyalogçuların, Derin Devlet’in, Ergenekoncuların, Farmasonların, Sabatay Sevi bağlılarının istediği ehlî/light bir İslâm getirmek istiyorlar.

Böyle yeni bir İslâm türetme gayretleri, Büyük Orta Doğu Projesinin (BOP) hedefleri içindedir.

Ergenekon evrakı ve belgeleri içinde, günlük namazların ikiye indirilmesi ile ilgili bilgiler de vardır.

Vaktiyle, 1930’lu yıllarda CHP diktatörlüğü de camilere sıralar koymak, mihraba (bazı kiliselerde olduğu gibi) bir müzik aleti yerleştirmek için raporlar hazırlatmıştı. (Şu anda da, camilerin arka tarafına, lüzumundan ve gerekenden fazla sandalya konulması konusunda imamlara baskılar yapılmaktadır.)

Ehl-i Sünnhet Müslümanlığının yerine bir tür İslâm Protestanlığı çıkartmak istiyorlar.

Halkı büsbütün İslâm’dan çıkartamayacaklarını anladıkları için, suya sabuna dokunmaz, kafirlere zarar veremeyecek, fıkhı ve şeriati olmayan, bir tür beşerî ideoloji ve hümanizma haline dönüşmüş hafif İslâm istiyorlar. İstedikleri Müslüman tipi şudur: Beş vakit namazı bıraksın... Cuma bile fazladır... İsterse yılda iki kez bayram namazına gidebilir (o da fazla ya)... Doğduğunda kulağına Ezan-ı Muhammedi okunmasına lüzum yoktur ama öldüğünde tabutu camideki musalla taşına konulur, kadın erkek karışık bir cemaat ile abdestsiz namazı kılınır...

Birtakım light İslâm taraftarları o kadar öfkeli, o kadar ölçüsüz, o kadar gözü dönmüştür ki, “Müslüman halk dinini muteber ve güvenilir ilmihallerden öğrensin” denildiğinde, Sünnî Müslümanlar için “Bunlar ilmihal kitabını Kur’ân’dan yüksek tutuyor...” diyecek kadar vicdansızca ve mantıksızca laflar edebiliyor.

Evet light/ılımlı İslâmcılar yeni bir din türetmek istiyor. Ehl-i Sünnet Müslümanları için “Onlar mezheplerini din haline getirdiler” iftirasını savururken, asıl kendileri yeni bir bozuk mezhep türettiklerinin farkında değiller.

Başlangıcından bu güne kadar İslâm dünyasında, Peygamberimizin (salat ve selam olsun O’na) mucizevî bir şekilde haber verdiği üzere bir sürü bozuk fırka ve grup zuhur etmiştir. Mesela “Gurabiye” fırkasının ana inancı şudur: Güya Peygamberlik Hz. Ali’ye verilecekmiş, Efendimiz ile Hz. Ali birbirlerine iki karganın (Arapçada kargaya gurab denilir) birbirine benzediği gibi benziyormuş. Vahiy getiren Cebrail aleyhisselam bu yüzden şaşırmış ve vahyi yanlışlıkla Hz. Muhammed’e vermiş!..

İlm-i kelam kitaplarında eski bozuk fırkaların hepsi tafsilatlı (ayrıntılı) bir şekilde anlatılır.

Bugünkü ligt, ılımlı, hafif, evcil İslâm çalışmaları da işte böyle fırkalar oluşmasına yol açacaktır.

Dört hak mezhep (fıkıh ekolü) ile onları birbirine karıştırmamak gerekir. Onlar mezhep değil, fırkadır.

Ülkemizdeki bir kısım İslâmcılar bozuk bir fırkayı resmî mezhep olarak kabul etmiş bir Arap devleti tarafından desteklenmektedir.

Hulefa-i Râşidîn devrinden sonra, Kitab (Kur’an) ve Sünnet’e en uygun, en başarılı İslâm denemesi ve uygulaması Osmanlı sistemidir. Tabiî ki, devletin kuruluş ve yükselme devrindeki uygulama... Osmanlılar bu uygulama ile üç asır üç kıt’ada şanla şerefle, Allah’ın tevfikat-ı ilahiyesine nail olarak i’lâ-i kelimetullah yapmışlar, cihad etmişler, bilen ve   anlayanların gözlerini kamaştıran bir Pax İslâmica kurmuşlardır. Osmanlı İslâm sisteminin esasları nelerdir:

1. İnançta ve uygulamada Ehl-i Sünnet ve cemaat.

2. Fıkha ve mezhebe bağlılık.

3. Şeriattan kıl kadar ayrılmamak şartıyla tasavvufa ve turuk-i sofiyyeye müsamaha ve destek.

4. İslâmî çeşitlilik (ve zenginlik) içinde sarsılmaz bir birlik.

5. Loncalar, ahîlik ve fütüvvet teşkilatı ile, başta iktisat ve ticaret olmak üzere bütün toplumsal ve sosyal teşkilatta dinin hakimiyeti.

6- Din ve devlet birliği. (Osmanlı metinlerinde sık sık “din ü devlet” tabiri geçer.)

7. Bütün Müslümanları tek bir millet ve ümmet olarak kabul etmek. Osmanlı devletine, başka ülkelerde yaşayan Müslümanlar pasaportsuz kabul edilirdi. Hattâ Tanzimat’tan sonra, sömürgelerinde yaşayan Müslümanlardan pasaport istenmesi konusunda emperyalist ve kolonyalist Avrupa devletleri Osmanlıya baskı yapmışlardı. Son devrin büyük din alimlerinden Mekke Şafiî Reisü’l-ulema’sı Ahmed Zeynî Dahlan hazretleri Fütuhat-i İslâmiyye adlı kitabının Osmanlı devleti kısmını şu cümle ile başlatır

“Hulefa-i Râşidîn devrinden sonra, Kur’ân’a ve Sünnet’e en uygun devlet Osmanlı devletidir.” İşte bu yüzdendir ki, bir kısım reformcular ve İslâm perdesi altında yeni bir din türetmek isteyenler Osmanlıyı hiç sevmezler. Bozuk Afganî’yi ise baş tacı ederler.

Sevgili, aziz, muhterem din ve iman kardeşlerime tavsiye ediyorum:

Reformcuların, yenilikçilerin, naylon müctehidlerin, Afganîcilerin, diyalogçuların, evcil ve light İslâm taraftarlarının, mezhepsizlerin, telfik-i mezahip taraftarlarının ve benzerlerinin tuzaklarına düşmeyiniz, ahıretinizi (onlar gibi) berbat etmeyiniz, Kur’ân ve Sünnet Müslümanlığı olan, gerçek din olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan kıl kadar ayrılmayınız. Gerçek icazetli ulemaya, gerçek icazetli şeyhlere, kâmil mürşidlere bağlanınız. Bir rehbere (kılavuza, yol göstericiye muhtaç olup da böyle bir kimseye bağlanmayanın şeyhi şeytan olur). Dinî bilgileri, sağlam hocalardan ve sağlam kitaplardan öğrenmeliyiz.

Yenilikçiler işi o kadar ileriye götürdüler ki, ünlü bir ilahiyat profesörü “Kur’ân, Yahudileri ve Hıristiyanları İslâm’a çağırmıyor” diyecek kadar ileri gitmiştir.

Bu konularda, içinde faydalanacağınız yazılar bulunan değerli bir internet sitesinin ismini veriyorum: www.aldananlar.org. (böyle hayli site var. Bir gün vakit bulabilirsem bunların hepsinin listesini çıkartıp bu sütunda tanıtacağım...)

(Önemli rica ve uyarma: Bozuk kimseleri tenkit ederken lütfen  hakaret etmeyelim, onlara İslâmî hilm dairesinde ilmî cevaplar verelim. İlmimiz yoksa, edep ve terbiye dairesinde protesto edelim, eseflerimizi bildirelim. Bu konuda, hastalandığını duyduğu Haçlı kralı Arslan Yürekli Rişar’a, bir elçilik heyetiyle doktor gönderen büyük Sultan, büyük mücâhid, örnek Müslüman Salahaddin Eyyubî’nin yüksek ahlâkı ile ahlâklı olalım... Sabırlı, tahammüllü, terbiyeli, kibar cevaplar verelim. Onlar, “Afganî’yi karalayanlar, onun tuvalet bezi olamazlar...” diyedursunlar, biz Ehl-i Sünnet ahlâkından ve necâbetinden ayrılmayalım.)
 
MEHMED ŞEVKET EYGİ, MİLLİ GAZETE 18.11.2008

DİYALOG MASALI

 
Bir milletin toprak bütünlüğünü dağıtmak arkasından da işgal etmek düşünülüyorsa, evvela o topraklar üzerinde yaşayanların inanç ve akideleriyle oynanır.

Birisi veya birileri kalkıp da, 'korkmaya gerek yok, biz güçlü bir milletiz, öyle misyonerlik falan ve filan bize sökmez, dinine güvenen misyonerlikten, diyalogtan korkmaz' türü edebiyat yapıyorsa bu kişi ya gizli misyonerdir, ya da olayların vahametinin farkında değildir.

Siz, dünyanın en güçlü adamı olsanız ve fakat kafanızı yastığa koyup uyusanız, size henüz yürümeye başlamış bir çocuk bile rahatlıkla zarar verebilir.

Niye? Çünkü siz uyuyorsunuz. İradeniz, direnciniz, gücünüz ve kuvvetiniz artık yorgan ile döşek arasında hapsolmuştur.

Sizin bütün bu özellikleriniz artık acemaşiran makamında “horlamaktan” ibarettir.

Millet olarak bu hali yaşıyoruz. Bu halden uyanmak için dini ve milli bütünlüğümüzü tehdit eden misyonerlik konusunda detaylı bilgi sahibi olmak zarureti vardır.

MİSYONERLİĞİN GAYESİ

Hristiyanlık, misyonerlik çalışmaları ile masum görüntülerle dünyayının her ülkesine pazarlanırken; başlangıç olarak gayet samimi bir hava yaratılır. Ancak hasıl olan netice; bu başlangıç gibi hoş ve samimi değildir.

Gidilen yerlerde iktisadi çıkarlar ön planda tutularak ve siyasi, iktisadi, hukuki katliamlar yapılarak medeniyetler yok edilir. Mesela, Amerika'ya keşif adı altında yapılan çıkarma, Hristiyanlığı hakim kılmak için; İnka, Aztek, Maya medeniyetlerinin yok edilmesiyle, Kızılderililerin ortadan kaldırılmasıyla neticelenmiştir.

Afrika'da da durum bundan farklı olmamıştır. Gayet masum görüntülerle Afrika'ya uzanan misyonerler, bu bölgelerdekiyeraltı ve yerüstü kaynaklarını elde etmenin projesini hayata geçirmişlerdir. Kenya Devlet Başkanı Kenyatta'nın şu sözleri herşeyi özetlemektedir.
'Misyonerler geldiği zaman, İncil onların, topraklar Afrikalılarının elindeydi, misyonerler gözlerimizi kapayarak dua etmemizi öğrettiler. Gözlerimizi açınca, bir baktık ki. İncil bizim elimizde, topraklar onların elinde!'

Ve yine Ortadoğu'da Arap-İslam aleminde faaliyet gösteren özellikle İngilizler tarafından yetiştirilip gönderilen onbinlerce misyonerin asıl gayesi; osmanlı'nın bu bölgedeki hakimetini yok etmek, toprağını ve halkını parçalayarak kendi emellerine ve iktisadi, siyasi gayelerine alet etmektir.

Dünyada misyonerlik hep bu yüzüyle gözükmüştür. Günümüzde ise Oryantalizm, Diyalog gibi isimlerle ortaya çıkmasının başka bir tarzda izahı mümkün değildir. Bugün de asıl maksat; Hristiyanlar için vaadedilmiş topraklar olan Anadolu'yu parçalamak ve bu güzel toprakları kendi tasarruflarına almaktır.

'Sizin için Mekke - Medine ne ise bizim için Yalvaç, Tarsus odur' sözünün bir Hıristiyan din adamına ait olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

POSTMODERN MİSYONERLİK : DİYALOG

'Dinlerarası Diyalog' kavramı Şubat 1998'de Türk kamuoyunun gündeminin baş köşesine oturdu. Gerçi 1966'dan başlayarak Müslümanlarla yakın münasebetlere girişen Hıristiyan çevreler, başta Katolik Kilisesi olmak üzere, 1980'den itibaren Türkiye'deki özellikle ilahiyat fakülteleri eksenli olarak Diyalog yolları aramıştır.

1988 yılında, Vatikan'da, Türkiye'deki ilahiyat fakültelerinden 12 bilim adamı ile Roma'daki Katolik enstitülerinden bir o kadar uzmanın katılmasıyla bir Kollogyum düzenlenmiştir. Bunun yanında Ortodoks Hıristiyanların 1984'te başlayan benzeri girişimleri olmuştur. Diyalog toplantılarının altıncısı 10-14 Eylül 1984 tarihleri arasında İstanbul'da yapılmıştır. Bütün bu diyalog etkinlikler hep akademik çevrelerle sınırlı kalmıştır.

Akademik çerçeveyi aşan diyalog teşebbüsleri de aslında yeni sayılmaz. Örneğin Almanya'da Risale-i Nur müntesibi çevreler ile Hıristiyan çevreler arasındaki Dinlerarası Diyalog süreci çok daha eskiye dayanır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bizzat Risale-i Nur müellifi, misyonerlerle Nurcular arasında işbirliğinin gereğine işaret etmiş, bu çerçevede Papalık ile mektuplaşmıştır. Papalık da 22 Şubat 1951 tarihli bir mektupla cevap vermiştir. (Bkz., 17-23 Şubat 1996 tarihli Aksiyon Dergisi, s. 29.)

1995'te başlayan değişim sürecinin bir yansıması olarak oldukça ilginç bir zamanlama ve gerekçeyle Fethullah Gülen'le birlikte Dinlerarası Diyalog süreci kitlesel bir boyuta taşınmış olduğu görülmektedir. Fethullah Gülen'in ardından Başkan M. Nuri Yılmaz'ın Papa ile yaptığı görüşme Diyanet İşleri Başkanlığı'nı da diyalog sürecine dahil etmiştir.

O zamanlar demek istediğimizi anlamayan ve yanlış yorumlayanlar sağda solda şunları söylüyorlardı: Bu Diyalog karşıtları bizi çekemiyor, yaptığımız büyük hizmetleri kıskandıkları için böyle yapıyorlar, bunlara bakmayın. Hatta bunlar öyle fazla bir sayı da değildir. Marjinal bir grupturlar. Yapacak başka bir şey bulamadıklarından, bir hizmetleri olmadığından böyle yapıyorlar.

Tabi bununla da kalmadılar, bazı cümlelerinin içine hakaret unsuru sözler de eklediler. Biz, bu tip eleştirilere delilli cevaplar vermeye devam ettik. Yapmayın, etmeyin, yanlış yapıyorsunuz, sizin bu çalışmanız bu milleti Hıristiyanlaştırmaktan başka bir şeye yaramaz. Bu millet Müslüman'dır, bu milletin Müslümanlığı bu ülkenin bölünmez bütünlüğünün de teminatıdır. Siz bu milletin zihnine dini ile ilgili bazı şüpheler sokarsanız, bu yaptığınız din ile kayıtlı kalmaz, ülkenin bütünlüğünü de olumsuz yönde etkiler.

Şunu da dedik: Bütün misyonerlerin ana hedefi şüphe tohumları ekmektir. Dini hakkında şüphe içinde olan bir Müslüman, misyoner için en iyi hedeftir. Ülkemizde meydana gelen olaylar, 800 yıllık Endülüs Medeniyeti'nin yok olmasıyla sonuçlanan olaylarla tam bir paralellik arz ediyordu. Aynı masum görünümlü oyunlarla sonu getirildi Endülüs'ün. Diyalog ve Hoşgörü adı altında aslında yeni bir tür misyonerlik ile karşı karşıya idik. Bunun yol açacağı tehlikelerle bugün artık yüz yüzeyiz.

Süreç içerinde neler oldu: Altı yıl içinde ülkenin her yanı misyonerlerle doldu. Mantar gibi kilise evleri türemeye başladı. Bir elde İncil, bir elde güya Hz. İsa'nın hayatım konu eden kasetler, ülkeyi pervasızca dolaşmaya başlayan bu eğitimli misyoner ajanlar, dağıttıkları İndiler içine Türkiye'yi çok farklı gösteren haritalar da koymayı ihmal etmediler.

Bizi, endişelerimizde son derece haklı çıkaran bu tehlikeli sürecin yanında bir başka şey daha ortaya çıkmış oldu. O da Diyalog karşıtlarının marjinal mi, yoksa güçlü bir kitle olduğu mu? Alanlara yüz binleri, salonlara on binleri dolduran diyalog karşıtları öyle marjinal falan da değildi.

Dinimiz açısından, akaidimiz yönünden sakıncalı, ya da tamamen zıt hareketleri tasvip etmemiz mümkün değildir. Dinî ve millî bütünlüğümüzü tehdit pahasına da olsa, 'hizmet' yapılıyor diye susmamız, ileride telafisi mümkün olmayan tahirabatlara sebep olacak girişimlere seyirci kalmamız asla doğru değildir.

"yavuzselim" e katkılarından dolayı teşekkürlerimle...

BÖLÜNMÜŞ TÜRKİYE HARİTALARI HAZIRLAYANLARA İTHAF OLUNUR: İŞTE "MİSAKI MİLLİ HARİTASI"

 "Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selânik de dâhil Batı Trakya’yı Türkiye hudutları içerisine katacağım” MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Türkiye'yi bölünmüş olarak gösteren haritalara tepki olarak çizilen 'Genişletilmiş Türkiye' haritası internette elden ele dolaşıyor.

Bölünmüş haritalara sonunda sivil misilleme geldi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Hatay'ı Türkiye'den ayrı gösteren ve KKTC'yi yok sayan haritalara tepki gösteren duyarlı vatandaşlar, dünya savaşları sırasında yapılan anlaşmalara göre bugün olması gereken sınırları gösteren haritalar ortaya attılar.

ZATEN BİZİMDİ

İnternet ortamında e-mail yoluyla ve inanılmaz bir hızla yayılan 'Genişletilmiş Türkiye' haritasında, Ermenistan topraklarının tamamı, Musul, Kerkük, Ege Adaları, İskeçe, Gümülcine ve Kıbrıs'ın tamamı Türkiye sınırları içerisinde gösteriliyor.

EN GÜZEL CEVAP

'Bazı şeylere muadil bir dille aynı seviyeden cevap gerekir' başlığı ile yayılan 'Genişletilmiş Türkiye' haritası, daha önce dış güçler tarafından ortaya çıkartılan bölünmüş Türkiye haritalarına verilecek en güzel cevap olarak gösteriliyor.

Vatandaşlar, Atatürk'ün Lozan Antlaşmasından dokuz yıl sonra (1933) General Mc Arthur'a söylediği "Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selânik de dâhil Batı Trakya’yı Türkiye hudutları içerisine katacağım” sözlerini hatırlatıyorlar. 
 

Dinlerarası Diyalog Masalı

KiMYA-YI SAADET
Dinlerarası Diyalog
 
BİR Alman, büyük bir dinî cemaatin merkezi İstanbul’da bulunan tv’sinde dinlerarası diyalog programı yapıyor... Programın açılışı şöyle: Ekranda Sultanahmet Camii görünüyor bütün haşmetiyle... Kubbesinin ardından bir haç görünmeye başlıyor... Büyük bir haç... Haç yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor ve camiden büyük hale geliyor, cami haçın gölgesinde kalıyor...

Bendeniz bu fotoğrafı sütunumda basarak, ismini vermeyeceğim tv müdürlüğünden açıkça sordum: Böyle bir program yaptınız mı, yaptınız ise açıklaması nedir?
Cevap vermediler...

Kur’an’a, Sünnete, İcmâ-i ümmete uygun İslâm 14 asırdan beri orijinal şekliyle devam ediyor. Dinimizde, başka dinlerde olduğu gibi ana kaynakların kayb olması, esasların tahrif edilmesi (çarpıtılması) talihsizlikleri görülmemiştir. Sadece, Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi birtakım fırkalar zuhur etmiştir. Hadîs şudur:

“Ümmetim yetmiş üç fırkaya (parçaya) ayrılacaktır. Bunlar, biri dışında cehennemliktir. Ashab soruyor: Kurtulacak olan parça hangisidir? Efendimiz: Benim ve Ashabımın yolundan gidendir cevabını vermişlerdir.”

İslâm’ın uzun tarihinde zuhur eden fırkalardan biri “Kargacılardır” (Gurabiye taifesi). Bunların inancı şöyledir: Peygamberlik asıl Hz. Ali’ye verilecekti. Cebrail, vahyi getirirken, Hz. Ali ile Hz. Muhammed birbirlerine çok benzedikleri için şaşırdı ve Ali’ye tebliğ edeceğine Hz. Muhammed’e verdi...” (Gurab Arapça’da karga demektir)

İslâm tarihinde zuhur etmiş fırkaları, taifeleri öğrenmek isteyenler mufassal (ayrıntılı bilgi veren) kelam kitaplarını okuyabilir.

Hindistan’da zuhur etmiş bir din veya fırka var. Bunlar Kadiyanîlerdir. Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî denilen kişi peygamber olduğunu, kendisine Arapça, Sanskritçe ve başka dillerde vahiy geldiğini iddia etmiştir. Emperyalist İngilizlerden destek ve yardım görmüş, gerçek Müslümanlıktaki cihad farizasını kaldırdığını ilan etmiştir. Birkaç madde hariç İslâm’ın diğer emir ve yasaklarını yerinde bırakmıştır. Bunlar kendi aralarında çeşitli kollara ayrılmıştır. Bir kolunun Kelime-i Şehadeti şöyledir: “Ben Allah’tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna ve Mirza Gulam’ın nebi olduğuna şehadet ederim...”. Kütüphanemde Moris adasından (Mauritius) gönderilmiş Fransızca bir ilmihal kitabı var, Kadiyanîler tarafından yayınlanmış. Onun kapağında Arapça böyle bir “Şehadet” yer alıyor.

Tabiî ki, böyle bir inanç ve iddia küfürdür. Bu yüzden Pakistan’da ulema, Kadiyanîlerin Müslüman olmadıklarına dair fetva ve hükümler vermiş, parlamento da Kadiyanîliğin bir mezhep değil, din olduğuna dair kanun çıkartmıştır. Kadiyanîlerin Avrupa şehirlerinde camileri de bulunmaktadır.

Kadiyanîliğin en ılımlı kolu, Mirza Gulam Ahmed’in, nebi değil müceddid olduğuna inanan Lahorîlerdir.
1960’ların başlarında Kudüs’ün Arap bölümünde toplanan İslâm kongresine gitmiştim. O tarihte, kutsal şehrin tamamı İsrail’in elinde değildi, bir kısmı Ürdün’e aitti. Kongreye Kadiyanîlerden de delege gelmişti. Bizim gibi namaz kılıyorlardı ama itikadlarında, yukarıda anlattığım gibi büyük ve korkunç bir bozukluk vardı.
İslâm tarihinde zuhur etmiş sapıklıkların çoğu, birtakım hizip, fırka ve kliklerin kendi başlarındaki reisleri tanrı veya peygamber ilan ederek putlaştırmalarından kaynaklanmaktadır. Yine İslâm tarihinde hayli sahte Mesih vak’aları vardır.

Kur’an, Yahudi ve Hıristiyanları kendi ruhbanlarını erbab (tanrılar, rabler) haline getirmekle kınıyor. Bunda biz Müslümanlar için uyarılar vardır. Din büyüklerimizi, imamlarımızı, ulularımızı asla erbab haline getirmemeliyiz. Aksi takdirde dinden çıkar, ebedî felakete uğrarız.

Zamanımızda, eski asırlarda görülmemiş sapıklıklar ortaya çıkmıştır. Bir kısım Müslümanlar agresif İslâm düşmanı Haçlıları ve Siyonistleri dost ve velî (idareci) edinmişlerdir...

Kur’an, Sünnet ve icmâ İslâm’ı tek hak din olarak gösterdiği halde birtakım kişiler ve cemaatler, tahrif edilmiş dinleri de hak olarak kabul ediyor ve onların (Hz. Muhammed’i ve Kur’an’ı inkar eden) bağlılarının ehl-i cennet olduğunu söylüyor.

Bu yeni fırkaların müntesipleri (bağlıları), kendilerini uyaran, tenkit eden din kardeşlerine düşman oluyor, kuyularını kazan din düşmanlarıyla dost oluyor.
Bu anlattığım konularda Müslüman halkın ve gençliğin çok açık şekilde ve dinî gerekçeleri gösterilerek uyarılması din otoritelerinin en büyük vazifesidir. Lakin bu vazife yerine getirilmiyor.

Ankara’daki Diyanet’in üzerinde çok ağır baskılar vardır. Diyanet’in, Dinlerarası diyaloğu desteklemesi isteniyor. Nitekim güney illerimizden birinde bir dinlerarası bahçe yapılmış, buraya bir sinagog, bir kilise, bir de mescid inşa edilmiş ve büyük resmî törenle hizmete(!) açılmıştır.
Başka bir güney vilayetimizde bir yere tahtadan salaş bir köprü yapılmış, bunun üzerinden bir haham, bir papaz, bir de sarıklı ve cüppeli hoca geçirilerek dinlerarası diyalog ve kardeşlik tiyatrosu oynanmıştır.
Bozuk fırkaların bağlıları, kendilerine yöneltilen tenkitlere müthiş öfkelenmekte, uyarıları yapanlara sövüp saymaktadır.

Yeni türeyen fırkalarla, bilhassa diyalog fırkasıyla ilgili olarak bir ulema kongresi toplanmalı ve bu konuda, bir buçuk milyarlık İslâm dünyasına hitaben bir bildiri yayınlanmalıdır. Bu kongrenin gündeminde şu maddeler bulunmalıdır:

1. İslâm dini, Allah katında yegane hak dindir. Ondan başka, hak din yoktur. İslâm, hak din olmakta müşareket (ortaklık) kabul etmez.

2. Hazret-i Muhammed’in (Salat ve selam olsun O’na) risaletini (Resullüğünü kabul etmeyen, O’nu yalanlayan, O’na iman etmeyen) kimseler ve cemaatler ehl-i necat ve ehl-i cennet değildir.

3. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah biz mü’min kullarının, İslâm düşmanlarını dost ve velî edinmesini kesin olarak yasaklamıştır.

4. Tevhid inancı ile Teslis inancı asla bağdaşmaz.

Türkiye’de medreseler kapatıldığı için din kültüründe büyük bir kopukluk olmuştur. Mısır’da, Hindistan’da, Pakistan’da, Arap ülkelerinde büyük ve güvenilir medreseler, İslâm üniversiteleri, ulema, müftüler bulunmaktadır. Diyalog meselesi ve diğer yeni fırkalar bunlar tarafından araştırılıp incelenmeli ve Müslümanlara bu araştırma ve incelemenin neticesi (halkın kolay anlayacağı bir lisan ile) ilan edilmelidir.

Benim yukarıda yaptığım tekliflerin hiçbir Müslümanı ve mü’mini gocundurmaması gerekir.

Şu veya bu şahsı hedef alarak söylemiyorum ama zamanımızda Türkiye’de ve başka İslâm ülkelerinde mehdi olduklarını iddia eden kimseler bulunmaktadır. Bunlar açıkça ilan-ı mehdiyet edemedikleri için gizlice propaganda yapmakta ve halkın taraftarlığını ve parasını toplamaktadır. Bu konu hakkında da Müslüman halk uyarılmalıdır.
 
Mehmed Şevket EYGİ / Millî Gazete - 30.03.2008

HOCA EFENDİNİN PAPA'YA MEKTUBU:

 

diyalog

 

Pek Muhterem Papa Cenapları,

Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların, dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekân kılma yolundaki kutsal misyonumuzu, tam manasıyla bilen halkımdan size en içten selamları getirdik. Yoğun gündeminizden bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşetti­ğiniz için zatıâlilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız.

Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüret­le, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik.

İslâm yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yan­lış anlamanın büyük oranda azalmasına katkı sağlayabilir. Müslüman dünyası, İslâm'ın asırlarla ölçülen yanlış algılanmasını silip atacak bir diyalog imkânını bağrına basacaktır.

Beşeriyet, çelişen görüşler ortaya koydukları gerekçesiyle, zaman zaman bilim adına dini, din adına da bilimi inkâr etmiştir. Bilginin ta­mamı Allah'a aittir ve din Allah'tandır. O halde bu ikisi nasıl çelişe­bilir? İnsanlar arasında anlayışı ve hoşgörüyü artırmaya yönelik din­lerarası diyaloga yönelik ortak gayretlerimiz çok iş görebilir.

Kendi memleketimizde şimdiye kadar, çeşitli Hıristiyan mezhep­lerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boşa çıkmadığını âcizane ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis et­mektir. Bizler bir araya gelmek suretiyle sözde medeniyetler çatışmasının gerçekleşmesini görmek isteyen yolunu şaşırmış ve şüpheci kimselere karşı dalgakıranlar gibi, isterseniz bariyerler gibi deyin, kar­şı durabiliriz.

Geçen yıl bazı ünlü uluslararası bilim adamlarının katıldığı medeniyetler arası barış ve diyalog konulu bir sempozyum düzenledik. Bu gayretin başarısından aldığımız teşvikle bu tür etkinlikleri tekrar­lamak istiyoruz. Hali hazırda üç büyük dinin bağlıları arasındaki bağ­ları güçlendirmeye yönelik olarak dinlerarası diyalog konusunda Vatikan'ın da temsil edileceğini ümit ettiğimiz bir konferans düzenle­me sürecinde bulunuyoruz.

Yeni fikirlerimiz varmış iddiasında bulunmuyoruz. Yine müsa­mahanıza sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz. Hıristiyalığın üçüncü bin yılına girişi münasebetiyle yapılacak kutla­malar vesilesiyle Ortadoğu'daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudüs gibi bazı kutsal yerlere müşterek ziyaretleri içeren birçok etkinlik önermek istiyoruz. Bunu Sayın Cumhurbaşkanımız Demirel'in, cenaplarının ülkemizi ziyaretine ve mezkûr kutsal mekânları göstermeye davetini tekrarlamak için bir fırsat addediyoruz. Anadolu halkı size misafirperverliğini göstermeyi ve zevkle selamlamayı hararetle beklemektedir. Filistinli liderlerle diyalog kurmak suretiyle Kudüs'ü birlikte ziyaret etmemize davetiye çıkarabiliriz. Bu ziyaret bu mübarek şehri Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanların, hiçbir kısıtlama, hatta vize dahi olmaksızın serbestçe ziyaret edebileceği uluslararası bir bölge olarak ilan etme gayretlerine yönelik dev bir adım teşkil edebilir.

Üç büyük dinden liderlerin işbirliği ile ilki Washington DC'de olmak üzere muhtelif dünya başkentlerinde bir konferanslar serisinin gerçekleştirilmesini teklif ediyoruz... İkinci serinin zamanı için Hz. İsa'nın doğumunun 2000. yıldönümü ideal olabilir.

Bir öğrenci değişim programı da çok faydalı olacaktır. İnançlı genç insanların birlikte eğitim görmesi birbirlerine yakınlıklarını artıracaktır. Öğrenci değişim programı çerçevesinde üç büyük dinin babası olduğu ikrar edilen Hazreti İbrahim'in doğum yeri olarak bilinen, Urfa şehrindeki Harran'da bir ilahiyat okulu kurulabilir. Bu ya Harran Üniversitesi'ndeki programların genişletilmesi suretiyle, ya da üç dinin ihtiyaçlarını da temin edecek şümullü bir müfredata sahip bağımsız bir üniversite şeklinde gerçekleştirilebilir.

Önerilen programlar aşırı büyük işler gibi algılanabilir; ama bun­lar erişilmez değildir. Dünyada iki tip insan vardır. Bazıları kendilerini topluma adapte etmeye çalışır. Diğer bazıları ise topluma uymaktansa toplumu kendi değerlerine adapte etmek ister. Toplum bütün iler­lemeleri bu ikinci tip insanlara borçludur. Onları yarattığı için Rabb'e şükürler olsun.[11]

Şimdi soruyoruz:

  • 1- Fetullah Gülen'e, Papayla görüşmek ve işbirliğine girişmek üzere; Türkiye ve dünya Müslümanları böyle bir yetki verdi mi?

Yoksa malum ve melun merkezler mi o'na böyle bir kılıf geçirdi?

  • 2- Bu tavrı ve telaffuzlarıyla, İslam'ın tebliğcisi ve temsilcisi mi, yoksa Vatikan'ıda kontrolüne alan siyonizmin hizmetçisi mi?
  • 3- Hz. Peygamber Efendimizin devrinin önemli devlet liderlerine gönderdikleri ve "Ya, bozuk ve batıl inançlarınızı bırakıp İslamiyet'e ve benim risaletime iman edersiniz. Ya da tüm tebaanızın da günahını yüklenerek cehenneme girersiniz." İçerikli mektuplarıyla, Fetullah Gülen'in Papaya yazdığı mektubunda söyledikleri aynı şeyler midir?

Hâlbuki Efendimizin ki, izzet ve davet, bunu ki ise, zillet ve teslimiyettir.

  • 4- F. Gülen, haddini aşarak, bugüne kadar İslamiyet'in hep yanlış anlaşıldığını ve bunun Müslümanların suçu olduğunu söylüyor ve doğrusunun kendisi tarafından ortaya koyulacağını ima ediyor!..

Peki, bugüne kadar sahip çıktığını iddia ettiği Bediüzzaman ve Onun izlerini takip ettiği tüm ehlisünnet uleması; İslam'ın neresini yanlış anlamışlardı ve hangi yanlışları Müslümanlara öğütlemişlerdi?

  • 5- Papayı Türkiye'ye davet ve kutsal yerleri ziyaret teklifini, Süleyman Demirel adına tekrarlama yetkisini ve cesaretini kendisine kim vermişti?

Yoksa mason Demirel'le, özel bir ilişki içindemiydi? Hani bu Hoca ve ekibi siyasetten uzak kimselerdi?

  • 6- Urfa'da 3 dinin ortak eğitimini verecek ilahiyat okulunu açma kararı, İsrail'le birlikte mi verilmişti?

Çünkü AKP'li belediye Başkanı döneminde bu proje, İsrail yardımıyla Urfa'da gerçekleştirilmişti.

  • 7- Fetullah Gülen, acaba insanlığı en azından kendi taraftarlarını; İslam'i değerlere göre yeniden düzeltmek ve yeryüzünde adil bir düzen yerleştirmek isteyen ender ve önder bir şahsiyet miydi?

http://www.millicozum.com/content/view/772/51/

 

MUSTAFA KEMAL: BİZ TÜRK MİLLETİYİZ VE İSLAM ÜMMETİYİZ!.

Mustafa Kemal'in "Hilafet" düşüncesi , kendi sınırları, üniter yapıları ve milli konum ve sorumlulukları korunan Müslüman ülkelerin oluşturacağı bir organizenin başındaki otorite anlamındadır. Yoksa, hiçbir etkinliği ve yetkinliği bulunmayan sembolik bir "hilafet" kurumunun yararsızlığının, hatta istismara yönelik zararlarının farkındadır. Bu nedenle, sonunda birtakım konjonktürel baskılar ve stratejik geri adımlarla hilafet kaldırılıp, bütün yetki ve sorumlulukları Büyük Millet meclisine aktarılmıştır.

"Hilâfeti muhafaza edeceğiz. Şu şartla ki, Büyük Millet Meclisi ve millet, hilafetin dayanacağı bir mesnet ve kuvvet olacaktır."

"Esasen bu mesele yalnız Türkiye'ye ait olmayıp bütün İslâm âlemini alâkadar eden bir meseledir." (02.11.1922, Bursa, Le Petit Parisien muhabirine demeç)

"...Bütün İslâm aleminin gerçek kurtuluşuna kadar varlığını korumayı görev bildiğimiz hilâfet makamı Türkiye Devleti'nin ne istiklâli, ne idaresi ve ne de hakimiyeti ile zıtlık teşkil etmez. Bu makam ve bu makamda oturan kişinin varlığı, sebebiyet verilmedikçe sakıncaların kaynağı olarak düşünülemez. Fakat şurası kesinlikle bilinmelidir ki, herhangi bir makam ve şahıs tarafından bu sakınca doğurulduğu gün orada teori biter, pratik ve uygulama başlar." (18. 01. 1923, İzmit Konuşması)

Ama aynı Atatürk, o günkü şartlarda dış tahrik ve tertiplere fırsat vermemek için, Hilafeti Meclisin uhdesine alıp kaldırırken, Ortodoks ve Ermeni kiliselerin Patrikhanelerinin ve Yahudi hahambaşılık müessesesinin de mutlaka kaldırılması gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Ama İslam düşmanlığını Atatürkçülük kisvesiyle kusanlar, bugün, Patrikhanelere ve hahambaşılık müessesesine ve Vatikan'daki Papa Hazretlerine saygıyla sahip çıkarken, "hilafet" veya "İslam Birliği" kavramlarını duyunca anırmaya başlamaktadır.

İşte Atatürk'ün bu yöndeki kanaatleri:

"Hilafetle beraber Türkiye'de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri, patrikhaneleri ve Musevi hahamhanelerinin ortadan kaldırılması lazımdır. Hilafet ve bu muhtelif patrikhaneler asırlardan beri ruhani yetkilerinin sınırları dışında çok büyük ayrıcalıklar aldılar. Halkın anlayışına dayanarak bahşedilen hukuk dışı ayrıcalıklar ile cumhuriyet idaresinin uygulanması mümkün değildir..." (04. 05. 1924, New York Herald Tribune Muhabirine Demeç) demiştir.

Çünkü Atatürk, müspet ilimle, aklıselimle ve yüksek vicdani kanaatiyle mü'min bir kimsedir:

"Ey Millet, Allah birdir. Şanı yücedir. Allah'ın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kur'an'daki mânası açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uygun düşmektedir." (7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir'deki Paşa Camiinde verdiği Hutbe, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C.2 S.93)

"Hz. Muhammed; O Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. O'nun izinden bugün milyonlarca insan yürüyor. Herkesin adı silinir, fakat O sonsuza kadar ölümsüzdür." (1926 yılında ise Ali Rıza Ünal isimli yakınına, Hz. Muhammed hakkındaki görüşü, Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, S 135)

"Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Bilince ters, ilerlemeye engel hiçbir şey içermiyor." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 3 S.30)

"Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2 S.66)

"Büyük bir inkılap yaratan Hazreti Muhammed'e karşı beslenilen sevgi, ancak Onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir" (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, S. 4)

"Camilerin mukaddes minberleri halkın ruhî, ahlâkî gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyinlere hitap edilmekle; Müslümanların vücudu canlanır, beyni temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 1, S.225)

"Bütün dünyanın Müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in (SAV) gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Muhammed'i (SAV) örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler." (Nedim Senbai,  Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., S 102, 1979)

Bu tarihi ve tabii gerçeklere rağmen, sağcı masonik ırkçılıklarına veya solcu ulusalcılıklarına Atatürkçülük kılıfı geçirmeye ve Onu istismar etmeye yeltenen öyle sahtekârlar türemiştir ki, Mustafa Kemal mezarından kalkıp gelse ve yukarıdaki kanaatlerini bizzat söylese, Ona:

"Bu dediklerin gereksiz ve geçersizdir, hatta gericiliktir!.. Atatürkçülüğü bizden öğrenmeniz gerekir.. Bu küflenmiş kafayı terk etmezsen haddin bildirilecektir!." diye küstahça hücum edeceklerdir.

Zaten Atatürk'ün vasiyetnamesi de bu konuları içermektedir:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu ve 1. Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk'ün sağlığında, Eski Türkçe olarak kaleme aldığı, bilinen fakat eksik açıklanan vasiyetnamesinin devamı olan ölümünden 50 yıl sonra açılmasını istediği, Türk Milletini, Türk-İslam Alemini, Vatikan'ı ve dolayısıyla Tüm Beşeriyeti (İnsanlık Alemini) ilgilendiren, gizli bir vasiyetnamesi vardır.

Mustafa Kemal Atatürk, 6 Eylül 1938 tarihinde Dolmabahçe Sarayında iken yanında, Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, Ordinaryüs Prof. Neşet Ömer İrdelp olduğu sırada, İstanbul Beyoğlu 6. Noteri. İsmail Kunter'i makamına davet ederek, el yazısı ile yazmış olduğu vasiyetlerinin olduğu zarfı, kapalı bir şekilde, 3 yerinden kırmızı bal mumu dökülüp, mühürleterek, noter'e bu kapalı zarfta "vasiyetlerim var, İcap ettiği vakit, gerekeni yaparsınız" diyerek teslim ermiştir,

Atatürk'ün 10 Kasım 1938 yılında vefat etmesinden sonra, vasiyetlerinin olduğu mühürlü olarak kapatılmış olan büyük zarf, Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından, 28 Kasım1938 yılında saat 15'de bir heyet huzurunda açılarak içerisinde bilinen fakat eksik açıklanan vasiyetnamesi ve kapalı vaziyette bir zarf daha çıkmış olup, bu zarf Ankara 3. Sulh Hukuk Hakimi Osman Selçuk ve görevli bir heyet tarafından, 5 Ocak 1939 tarihinde, başkent Ankara'da Ulus semtindeki Ziraat Bankası A.Ş Genel Müdürlüğü Merkez Şube'deki özel kasalara, Atatürk'ün gizli vasiyetinde belirttiği üzere ölümünden 50 yıl sonra 10 Kasım 1988 yılında Büyük Türk Milletine, Asil Türk Gençliğine ve Dünya Kamu Oyuna açıklanmak üzere konmuş ve yapılan işlemler mahkeme ve banka yetkilileri tarafından tutanaklara geçirilerek karşılıklı imzalanarak kayıt altına alınmış, kasaların kapılan kilitlenerek gününden önce açılmasını engellemek maksadı ile 50 yıllık süreç için kasaların kapısı özellikle bir kaynakla tutturulmuştur!

Bu güne kadar Yüce Atatürk'ün vasiyetinin, sadece 1. sayfası açıklanmıştır.

Atatürk'ün, Eski Türkçe olarak kaleme aldığı, 15 Ekim,  20-Ekim arası 1927 yılında, T.B.M.M' de 36,5 saatte okuduğu, Nutuk 'da gelecekte dünyada yaşanabilecek sıkıntıların aşılması için "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" sözünün ülkemizde ve tüm dünyada nasıl ve ne şekilde uygulamaya sokulması için medeni beşeriyeti ilgilendiren, ölümünden 50 yıl sonra 10 Kasım 1988'de açıklanmayan, gizlenen vasiyetnamesi, Ey Türk Gençliği Hitabesi ile alakalı olup, askeri, siyasi, coğrafi, ekonomik ve en önemlisi Din'i konularda, gelecek zaman içerisinde ülkemizde ve dünyada yapılması gerekenlerle ilgili olup, Nutuk' da yazmış olduğu, şifreli bilgilere haiz kendi el yazılarının olduğu resmi belgelerdir! (Nurullah Aydın. Atatürk Diyor ki-Kum Saati yy. İst. 2008. 1. Baskı. Sh: 324)

KAYNAK:http://www.millicozum.com/content/view/1402/129/

MUSTAFA KEMAL'İN ANTİ EMPERYALİZMİNDEN İNÖNÜ ESERİ EMPERYALİST ABD KISKACIALTINDA TÜRKİYE'YE NASIL GELDİK?

KEMALİZM'İN İTTİHAT TERAKKİ'YE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ VE İSMET İNÖNÜ'NÜN DEJENERASYON SÜRECİ

Kemalizm'in yozlaştırılması ve Sabataist saltanatının İttihat ve Terakki benzeri hortlatılmasının, Atatürkçülük şeklinde yaldızlanması, cumhuriyetin en büyük arızasıdır.

Tayip Yelen, "Gizlenen Rejim: Kemalizm" kitabında çok önemli tespit ve tahlillerde bulunmaktadır:

"Cumhuriyet Devriminin dinle ilgili müspet tutumu M. K. Atatürk'ün şu sözleriyle özetleniyordu. "Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Ancak gericilere asla fırsat vermeyeceğiz."

Atatürk'ün İslam bilgini Abdülbaki Gölpınarlı'ya yazdırtıp İlkokullarda ve Köy okullarında okutturduğu bu Din Dersi kitaplarında şunlar yazılıydı:

"Allah'a evlerimizde de ibadet edebiliriz. Fakat. Allah, camideki ibadeti daha çok sever. Çünkü onun faydası daha çoktur. Oradaki büyüklerden din işlerini öğreniriz. Birbirimizi tanırız, severiz. Birbirimizin halini anlarız. Birbirimize faydamız dokunur. Zaten Müslümanlık, ayrılık dini değil, topluluk dinidir."

"İMAN: Müslümanlık, Allah'a ve Müslümanlığı öğreten Peygamberimize inanmaktır. Allah'a ve Peygambere inanmaya ‘iman' deriz. Allah; bu kâinatı ve biz kullarını yaratan yüce ‘kudret sahibi'dir."

"Peygamberlerin sonu ve en büyüğü, insanlara İslam dinini öğreten, İslam imanını bildiren ‘Hazreti Muhammet'dir. İşte bunlara inanan ve gereğini yapan kimseye Müslüman denir."

"Şu iki söz İslam imanını bildirir: "La ilahe illallah Muhammedün resulullah", Türkçesi, "Allah birdir, ondan başka Allah yoktur, Hz. Mumammed de Allah'ın Peygamberidir", demektir. İşte bu sözlerin anlamını kabul edenler mü'mindir.

 "Müslümanların kutsal kitabı ‘Kur'an'ı Kerim'dir. Allah'ın emirleri bu kitapta yazılıdır. Biz Kur'an'ı Kerim'e çok hürmet ederiz."[3]

İnönü'nün CHP'si, Atatürk'ün "Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersi" kitaplarını kaldırıp yerine "Müslüman Çocuğunun Kitabı" adıyla yeni bir din dersi kitabı yazdırmıştı. Gelgelelim, bu kitap Atatürk döneminde okutulan Abdülbaki Gölpınarlı'nın yazdığı din dersi kitabının tersine, çocukları hikâye ve hurafelerin tutsağına dönüştürücü nitelik taşımaktaydı.

CHP'nin 1948'de Atatürk‘ün yazdırdığı din dersi kitaplarını okullardan kaldırarak yerine koymaya çalıştığı "Müslüman Çocuğunun Kitabı"nda teslimiyetçilik ve taklitçilik egemendi, İslam şuuru ve akılcılık yoktu. Çünkü Amerika dinsel aydınlanma istemiyor, tersine kendisine bağlı İslamcıların buyruklarına boyun eğerek Amerika'nın istediği her yere savaş için koşacak ve "Niçin gidiyorum?" sormayacak kuşaklar yetiştirilmesini istiyordu."

 

 

 

İşte; Türkiye Cumhuriyeti'nin Emperyalizm'e Teslim Edilişinin Yol Haritası:

"Tam bağımsızlık elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun olması demektir." (Gazi Mustafa Kemal)[5]

İşte İnönü Dönemindeki Devrim Sapmaları:

23 Şubat 1945: Türkiye, Birleşmiş Milletlere üye olabilmek ve emperyalist cephede yer alabilmek için Almanya ve Japonya'ya savaş ilan etti.

TC Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında imzalanan, 11 Mart 1941 tarihli Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu'ndan yararlanmak için yapılan anlaşma yürürlüğe girdi. (4780 sayılı kanun)

19 Mayıs 1945: Emperyalizm'in isteğine uyarak İnönü 19 Mayıs konuşmasında "savaş zamanlarının gerektirdiği sıkı önlemlerin kaldırılacağını ve demokrasi ilkelerinin uygulanacağını" söyledi.

29 Haziran 1945: Türkiye; San Francisko'da Birleşmiş Milletler Antlaşması'nı imza etti.

15 Ağustos 1945: Adnan Menderes, Birleşmiş Milletler Antlaşması TBMM'de görüşülürken, Kemalizm'in kurumlarını kastederek, Türkiye'deki rejimin bu antlaşmaya aykırı olduğunu söyledi. (Birleşmiş Milletler Antlaşması 4801 sayılı yasa ile onaylandı)

8 Kasım 1945: İnönü'nün 1 Kasım tarihli kapitalist demokrasiyi hedefleyen TBMM açış konuşmasına ABD'de Congressional Record' da yer verildi.

7 Ocak 1946: Celal Bayar, Refik Koraltan ve Adnan Menderes "liberal kapitalist" rejim öngören Demokrat Parti'yi kurup faaliyete geçirdi.

27 Şubat 1946: 4882 Sayılı Kanunla ABD ile 10 milyon dolarlık Kredi Anlaşması kabul edildi.

23 Mart 1946: Türk Sosyal Demokrat Partisi, hükümet tarafından kapatıldı.

6 Nisan 1946: Amerika önce askeri ile geldi. Amerikanın Missuri zırhlısı ve iki savaş gemisi İstanbul'a demirledi.

13 Nisan 1946: Hükümet, ABD'den 500 milyon dolar kredi istedi.

7 Eylül 1946: Türk parasında ilk kez devalüasyona gidildi.

23 Kasım 1946: Amerikan Filosu İzmir'i ziyaret ederek gövde gösterisine girişti.

6 Aralık 1946: TC Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında Kahire'de imzalanan anlaşmaya Ek Anlaşma ile Amerika'ya Türkiye'de mülk edinme ayrıcalığı verilerek Türkiye Amerika'nın hem ileri karakolu hem de pazarı haline getirildi. (Kabul tarihi 10 Şubat 5002 sayılı kanun)

3 Mart 1947: Truman Doktrini gereğince Türkiye ve Yunanistan'a yardım yapılmasına karar verildi.

11 Mart 1947: Türkiye, Uluslararası İskân ve Kalkınma Bankası'na (Sonradan Dünya Bankası Oldu) ve Uluslararası Para Fonu'na (IMF) resmen girdi.

12 Nisan 1947: (Amerika inceleme heyetleri, danışmanları, barış gönüllüleri ve misyonerleri ile işgal hazırlıklarını başlattı.) İncelemeler yapmak üzere bir Amerikan heyeti Türkiye'ye geldi.

2 Mayıs 1947: Amerikan filosu İstanbul'a geldi ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, başkent Ankara'dan İstanbul'a ziyaret için filo komutanının ayağına gitti.

22 Mayıs 1947: 20 Kişilik bir ABD askeri yardım kurulu General Oliver başkanlığında Türkiye'ye geldi.

24 Mayıs 1947: Türk Ordusunda Kara Kuvvetleri subay üniformaları Amerikan modeline göre değiştirildi. (Daha sonraları Kara Harp Okulu öğrencilerinin dahili elbiseleri Amerikan askeri öğrencilerinin dahili elbiselerine benzetildi)

14 Haziran 1947: Amerikan İktisat Heyeti, Türkiye'ye geldi.

 

12 Temmuz 1947: ABD ile ilk Askeri Yardım Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile Truman doktrini uygulamaya konuluyor, anlaşmanın üçüncü maddesinin ikinci fıkrası ile "Türk Hükümeti, Türkiye'de Amerikan propagandası yapmakla görevlendiriliyordu." Bu anlaşma Amerikan ürünü askeri malzeme ve silahların Amerikanın rızası dışında kullanılmasını yasaklıyordu. Ayrıca bu anlaşmayla asker üniforması ile Amerikan subay, astsubay ve erleri uzman adı altın da Türk Silahlı Kuvvetleri karargâhlarını işgal ediyor, yüksek rütbeli Türk subayları daha düşük rütbeli Amerikan subay ve astsubaylarına tekmil verir hale geliyorlardı. Yine bu anlaşma ile eğitim ve kurs adı altında Türk subaylarının Amerika'ya götürülüp "Amerikanın çıkarına olan Türkiye'nin de çıkarınadır" sloganı yerleştirilmeye başlanıyor ve beyinler yıkanıyordu. Bu anlaşma ile Türk ordu yapısının kadro, kuruluş ve teşkilatı, eğitim sistemi talimnameleri, yürüyüş, hatta askerin yemek yeme şekline varıncaya kadar her şey Amerikan sistemine uyduruluyordu.

8 Ağustos 1947: Türk subaylarının eğitim görmek üzere ilk kez Amerika Birleşik Devletleri'ne götürülüşü gerçekleşti.

21 Eylül 1947: Bir Amerikan yardım kurulu Türkiye'ye geldi.

31 Ekim 1947: Bir başka Amerikan yardım kurulu daha Türkiye'ye inceleme yapmak üzere gönderildi..

5 Şubat 1948: Kuruluşu gereği işbirlikçi olduğu için, Atatürk tarafından kapatılan Mason dernekleri yeniden açıldı ve çalışmaları yasallaştırıldı.

4 Temmuz 1948: ABD ile Ekonomik ve İşbirliği Anlaşması imzalandı. (stratejik ortaklığa giden yol başlatıldı)

12 Temmuz 1948: Bayındırlık Bakanı Nihat Erim, Amerikalı uzmanların bakanlıkta çalıştığını ve Türkiye'yi topografik, ekonomik ve askeri açılardan incelediklerini kamuoyuna açıkladı.

8 Ekim 1948: Dünya Bankası'ndan 50 milyon dolar kredi alınması için girişim başlatıldı.

22 Ocak 1949: Türk Hükümetinin istediği borç için Dünya Bankası'ndan iki kişilik bir kurul incelemelerde bulunmak üzere Türkiye'ye yollandı. İslam'ı yozlaştırma ve istismar kapısı açıldı.

15 Şubat 1949: İlkokullara din dersi konuldu.

28 Şubat 1949: (Bkz: Haydar Tunçkanat - "İkili Anlaşmaların İçyüzü" - Kaynak Yay. 2001) IMF Heyeti ilk kez Türkiye'ye geldi.

27 Aralık 1949: Türkiye ve ABD Hükümetleri arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma yapıldı. (Resmi Gazete, No: 7460) Bu anlaşmanın özelliği; kültür emperyalizminin milleti temsil eden hükümet eliyle uygulanması için yasal ortamın hazırlanmasıdır.

1 Mart 1950: Türbelerin tekrar açılmasına ilişkin yasa kabul edildi.

 

 

Menderes Dönemi Yozlaştırmalar:

14 Mayıs 1950: Demokrat Parti seçim kazandı.

13 Şubat 1952: Türkiye NATO'ya katıldı

20 Ağustos 1952: Kuzey Atlantik Antlaşması'na taraf devletlerarasında, Kuvvetlerin Statüsüne Dair Sözleşme'ye Türkiye'nin iltihakına dair karar alındı.

20 Mart 1954: NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi'nin 6375 Sayılı Yasa ile kabulü sağlandı.

23 Haziran 1954: Türkiye'de bulunan Amerikan Askeri Yardım Kurulu Personeline NATO Kuvvetler Statüsü Antlaşması'nın Tatbik Edileceğine Dair Antlaşma imzalandı. (Askeri Kolaylıklar Antlaşması) Amerikalılara tanınan geniş ayrıcalıklarla bir bakıma kapitülasyonlara dönüş başladı. Bundan sonrasında

NATO gerekçesiyle Amerika, Türk karar vericilerini diledikleri gibi kullanmışlardır. En çarpıcısı;

16 Temmuz 1956: Kuvvetlerin Statüsüne Dair Anlaşmaya Ek Sözleşme yapıldı. Kanun No: 6816. Bu kanun ile Amerikalılara tam anlamıyla ‘Adli Kapitülasyon' hakkı tanınmıştı.

12 Kasım 1956: Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanunu'nun 1. Kısmı gereğince, Türkiye Cumhuriyeti ile ABD Hükümeti Arasında Münakit Zirai Emtia Anlaşması.

25 Ocak 1957: Bu anlaşmaya ek anlaşma.

Bu iki anlaşma ile Türk tarımına karşı ABD resmen savaş açmıştır. Artık Amerika kendi ihtiyaç fazlası buğday, arpa, mısır, don yağı, sığır eti gibi tarımsal ürünleri dünya borsa fiyatı ile Türkiye'ye bağlayıcı şartlarla satacaktır. Türk çiftçisinin tek üretim fazlası ve ihracat malı olan tarım ürünlerini almayacak olan Türk Devleti, Amerikan tarım ürünlerini ağır şartlarla kullanmak zorunda bırakılmıştır. Bu antlaşma ile tarım üretim fazlası olan Türkiye bile Amerikan emperyalizminin sadık pazarı yapılmıştır. Sanayi ürünleri konusunda yapılan ticari anlaşmalar ise tam bir mandacılıktır.

Emperyalizm artık Türkiye'de üstlenmiş, dilediği gibi toplumu yönettirebileceği yandaşlarını yaratmıştır. Emperyalizmin Türkiye'de kurduğu sömürü düzenine uymayanları dilerse idam ettirmeğe, dilerse başına çuval geçirmeğe başlamıştır.

Bu tarihten sonra emperyalizmin oyunu önce kendilerinin Projelendirdikleri ancak kontrol edemedikleri 27 Mayıs 1960 olaylarından sonra şuurlu Türk subaylarının "Mustafa Kemal Atatürk'ün 1938'de yarım bıraktığı Kemalist devrimleri tamamlamak için" Milli Birlik Komitesi içerisinde insiyatif almaları ve açıkça Amerikan emperyalizmine karşı çıkmaları, Siyonist ve emperyalist güçlere iyi bir ders olmuş ve yandaşları eliyle Türkiye'de Milli düşünceyi sindirmek ve Kemalizm'i gizlemek için her şeyi yapmışlardır. (Milli Görüş hareketine ve Yeniden Büyük ve Bağımsız Türkiye hedefine savaş açmalarının sebebi giderek daha iyi anlaşılmaktadır.)

Adım, Adım Sevr

Atatürk tarafından başlatılıp başarılan Türk Milletinin ihtiyaçlarından kaynaklanarak tüm mazlum milletlere model olan, kabul edilebilirliğini (meşruiyetini) halktan aldığı ve egemenliği de doğrudan halk kullandığı için; kapitalist, komünist ve diğer devlet modelleri yanında kendine özgü farklı bir model olan Cumhuriyet 1938'den bu yana dalga, dalga planlı saldırılara uğramıştır.

İlk saldırı içimizden gelmiştir. Cumhurbaşkanı değişmez ‘Milli Şef' (Monark) statüsü kazanarak Türk Cumhuriyeti özellik kaybetmiş, devletin toplumu katılımcı demokrasiye hazırlama felsefesinden vazgeçilerek "Halkla beraber halk için" hedefi yerine "Halka rağmen halk için" anlayışı kabul edilmiş, -Milli Şef de iktidarını bürokrasi ile korumak istediği için- toplumu geleceğe hazırlamakla ödevli tek parti yönetimi, tarihin kırılma noktasında bürokratik egemenliğe dönüşmüştür.

Türkiye'de bu değişimler olurken ikinci büyük paylaşım savaşının da sonuna yaklaşılmıştır. Yavaş yavaş el değiştirmeye başlamış olan Siyonist emperyalizminin fiili temsilciliği, bu savaştan sonra kesin olarak İngiltere'den Amerika Birleşik Devletleri'ne geçmiştir. Emperyalizmin globalleşebilmesi ve Gizli Dünya Devleti'nin kurulabilmesi için; sömürünün her türüne karşı çıkan, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün adından esinlenilerek emperyalistlerin Kemalizm adını verdikleri ‘‘Tam Bağımsız Üniter Halk Devleti Modeli", sömürgeciliği meşrulaştırmış olan kapitalizmin önündeki en büyük engel olarak görülmüştür.

İngiliz emperyalizminin iki yüzyıllık Türk sosyal yapılanmasındaki deneyimi, miras olarak Amerikan emperyalizmine devredilince, Amerika Birleşik Devletleri aynı yöntemle yurt içinde işbirlikçiler oluşturmaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru İnönü yönetiminin tercihi ile Truman Doktrini ve Marshall yardımlarıyla Türk devleti tam bağımsızlık ilkesinden uzaklaştırılmıştır.

 

 

Devrimci Devlet Modeli'nin başta gelen özellikleri; egemenlik hakkının doğrudan halka ait, sosyal, laik ve hukuk devleti olmasıdır. Yani hedeflenen, kişi hakları yanında kamu haklarının da geniş tutularak temel hak ve özgürlüklerin kullanılabilir olmasını sağlamaktır, ayrıca ekonomide hür teşebbüs ile birlikte özel sektörün yatırım yapmadığı ya da yapamadığı alanlarda devletin halk adına yatırım yapması ile halkın refahını hızlı biçimde artırmaktır.

Rejim olarak Cumhuriyetin bir başka farklılığı da sömürgeci olmaması, sömürünün her türünü insanlık suçu kabul etmesiyle antiemperyalist vasfıdır. İşte Kemalizm'in tüm bu özellikleri emperyalizmin Gizli Dünya Devletini kurmasının önünde engel oluşturmaktadır.

Bu nedenlerle emperyalist güçlerin birinci dalga saldırıları antiemperyalist Türk Devletini başarısız kılmak için, devletin başarılı olduğu sanayi planlamasından vazgeçilmesi talimatıyla transfer teknolojisine geçildi. Ayrıca emperyalizmin yurt içindeki siyasi ve ekonomik işbirlikçilerinin yönlendirmeleri ve uluslararası mason dayanışması ile devlet kadroları; liyakatsiz, partizan yandaşlarla doldurularak halkın devlete olan güveni yıkılmıştır.

Devletin ekonomik hayata müdahalesine son vermek, toplumun sosyal yapısını bozmak ve kontrolsüz sömürünün önünü açmak için ikinci dalga saldırı 1980 müdahalesiyle ve 24 OCAK KARARNAMELERİ İLE GELDİ. Bu kararnamelerin stratejik hedefleri Dünya Bankası ve İMF aracılığı ile hazırlandı. Bu saldırı ile bir taraftan devlet borçlandırılarak ekonominin dışına itilirken bir taraftan da ulusal kaynaklarımız sömürüldü ve ulusal güçlerimiz dağıtıldı.

Üçüncü dalga saldırılar; 1990'dan sonra risk-kontrol yöntemleriyle toplumsal dengelerimiz bozuldu, ekonomimiz duraklatıldı, ticaret ve yatırımlarımız durduruldu, ülkemiz ve devletimiz borç batağına sürüklenerek halkımızın kurtuluşu Avrupa Birliği'ne girişe bağlandı.

İstenilen her şeyi yapmak zorunda bırakılan Türk Devleti ve Türk toplumuna son darbeyi vurup dağıtmak için sırasıyla şu dayatmalar halktan gizlenerek yasalaştırıldı;

Ardından MAİ (Çok Taraflı Yatırım Anlaşmaları) Kararları'na uygun yasal düzenlemeler yaptırıldı. Böylece: Bir ülkede en çok kayrılan ülke işlemi varsa tüm MAİ üyeleri de bu haktan ve farklılıktan aynı ölçüde yararlanacaktır.[6]

28 Şubat darbesi ise, Türkiye'yi havuz sistemiyle borç ve faiz sarmalından kurtaran, D-8 oluşumuyla, Lider Ülke konumuna çıkaran ve Yeni bir Dünyanın temellerini atan Refah-Yol hükümetini hedef alan bir dalgadır. Ve AKP bu talihsiz sürecin, gayri meşru meyvesi durumundadır.

Ve artık, Milli bir hamle kaçınılmazdır.

KAYNAK:http://www.millicozum.com/content/view/46/32/

TÜM GERÇEKLER İÇİN:http://www.millicozum.com/component/option,com_magazine/Itemid,129/

LOZAN HEYETİNDE BİR HAHAMBAŞI

LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ?

Tarihçi-yazar Kadir Mısıroğlu 'nun Sebil Yayınevi'nden çıkan ve hemen hemen hepimizin kütüphanelerinde yeralan 'Lozan zafer mi hezimet mi?' isimli 3 ciltlik kitabı çok tartışıldı, konuşuldu..

İSTİKLAL HARBİ DEĞİL 'MİLLİ MÜCADELE '

 Lozan 'la ilgili toplumumuzda yanlış bilinenler nelerdir?

 Lozan 'ın değerlendirilmesinde Sevr Antlaşması Projesi'ni ölçü kabul etmek üç temel yanlışla sonuçlandığını inkar etmek kabul edilebilir değildir. Bunlar; Türk istiklalinin Lozan 'da temin edildiği, paylaşılan Osmanlı topraklarından yeni Türk devletine mümkün olan yerlerin kazandırıldığı ve Lozan 'ın uzun süreli olarak geçerliliğini korumasının antlaşmanın mükemmel olduğunu düşünmektir.

 Bağımsızlığımız Lozan 'da kazanılmamış mıdır?

 Lozan 'ın Türk milletinin istiklali ile hiçbir alakası yoktur. Bu mantıkla 'Milli Mücadele 'ye 'Türk İstiklal Harbi ' denilmesi de yanlıştır. Zira Türk milleti Lozan 'dan önce istiklalini ortadan kaldıran bir antlaşmayı kabul etmemiştir. Sevr sadece bir projeden ibarettir. M. Kemal Paşa Nutuk 'ta, İnönü de hatıralarında 'Sevr Sulh Projesi' olarak bahseder. İstiklalini kaybetmemiş bir milletin onu Lozan 'da yeniden kazanmış olduğunu iddia etmek hem tarihi gerçekler ve hem de mantık açısından tutarlı değildir. Ülkemiz bir istilaya maruz kalmıştır ve bu istila karşı canhıraş bir mücadele gösterilerek defedilmiştir. Burada sadece istiklalimize tecavüz söz konusudur. Lozan 'la istiklalimiz arasında irtibat kurulamaz. 'Milli mücadele'ye de 'Türk İstiklal Harbi ' denilemez.

 UNUTULAN ADA YUNANİSTAN 'A GEÇTİ 

Diğer bir konu Osmanlı 'dan miras kalınan topraklardan yeni Türk devletine mümkün olan yerlerin kazandırılmadığı yönünde. Bunu biraz açar mısınız?

 Lozan 'da Osmanlı İmparatorluğu topraklarından mümkün olan kısmının kurtarılabildiği iddiası da Lozan zabıtları ve tarihi gerçekler açısından propagandaya dayalı yalanlardır. Lozan 'da Türk Heyeti Başkanı İsmet Paşa Musul hariç hiçbir yeri dava etmiş, almaya çalışmış da başarılı olamamış değildir. Misak -ı Milli'ye dahil oldukları halde Batum , Batı Trakya , Adalar , Kıbrıs , Antakya ve Halep 'in bize bırakılması için Lozan 'da heyetimizin söylenilmiş bir tek cümlesi mevcut değildir. Üstelik İsmet Paşa , Batı Trakya 'yı Yunanlılardan kurtarıp Bulgarlar 'a vermek için çalışmıştır. Sekiz yüz metre mesafedeki İstanköy adasını talep etmezken Romanya 'da Tuna nehri içinde mevcut olan 'Adakale ' adındaki kuş gözü kadar bir ada için gereksiz ve mantıksız bir gayret safretmiştir.

Çanakkale Boğazı 'nın trafiğine hakim olduğu için münakaşasız bir şekilde bize terk edilmiş olan ve dört adadan biri olan Limni , temsilcilerimizin onu unutarak kayda geçmemesi sebebiyle kaybedilmiştir. Musul için yapılan ısrarlarda ise sayısız hatalar yapılmıştır.

Lozan Antlaşması 'nın uzun müddet geçerli kalmasını onun mükemmelliğine de yoramayız. Bu doğrudan doğruya Türkiye 'nin kaybettiği toprakları dava etmeyen Batı alemi karşısındaki korkak ve pısırık siyasetinin neticesidir.

 LOZAN HEYETİNDE BİR HAHAMBAŞI  

Bize biraz Lozan 'a giden Türk heyetiyle ilgili bilgi verir misiniz?

 Lozan 'a giden heyetin başındaki İsmet Paşa , böyle bir müzakere için gerekli olan lisan bilgisinden ve tecrübeden yoksundu. Hatta, bu aczini bizzat itiraf ederek Lozan 'a gitmekten intizar ettiği M. Kemal Paşa 'nın Nutku 'nda bile kayıtlıdır. Ayrıca İnönü 'nün kulakları rahatsızdı, iyi işitmiyordu. Müzakereleri takip edebilmek için bir aracı kullanıyordu. Bu aracılar arasında kadın ticareti yapmaktan, petrol şirketleri aracılığı peşinde koşanlara kadar bir sürü insan vardı.

Bu heyetin içinde Yahudi Hahambaşısı Hayım Naum Efendi'nin bulunduğu ve bunun İsmet Paşa 'ya akıl hocalığı yaptığı, Hilafet pazarlığının bir numaralı sebebi olduğu dikkate alınırsa başarısızlığın sebepleri biraz daha anlaşılır.

Ayrıca Türk heyetinin davalarını ispat için hiçbir hazırlıkları yoktu. Müttefikler oraya dosyalarıyla gelmişlerdi. Bizimkiler ise, sözkonusu olan eski bir anlaşmanın metnini dahi temin etmekte güçlük çekiyorlardı.

 İNÖNÜ BATI TRAKYA 'NIN BULGARLARA VERİLMESİNİ İSTEDİ 

Toprak kayıplarımız nasıl gerçekleşti? Neler yaşandı görüşmelerde?

Öncelikle Batum 'dan başlayalım. Batum , Misak -ı Milli'ye dahildi. Yani 30 Ekim 1918'de fiilen elimizde bulunmaktaydı. Lozan 'da Ruslar 'ın da konferansa katılmış olmasına rağmen burası talep edilememiştir. Çünkü, 1921'de imzalanan Moskova Antlaşması ile Batum Ruslara verilmiş, karşılığında kırk bin piyade tüfeği ile 5 milyon ruble alınmıştı.

Batı Trakya 'nın da Misak -ı Milli'ye dahil olduğu tartışmasız bir gerçektir. Buna Yunanlılar bile itiraz etmemektedirler. Hatta burada mütareke yılları sırasında 'Batı Trakya Hükümeti' Müstakillesi' bile kurulMuştu. Lozan 'da İnönü burasını talep etmek yerine Yunanistan 'ın elinden alınıp, Bulgaristan 'a verilmesi için çalışmıştı. Bulgaristan Dedeağaç İskelesi'nden Ege 'ye açılmak istiyor. İsmet Paşa da akıl almaz bir şekilde bunu destekliyordu.

 Adalar konusunda ne tür tartışmalar yaşandı?

 1912 Uşi Antlaşması 'yla Adalar bize geçmişti ama Balkan Harbi sonuna kadar emaneten İtalyanlar 'da kalacaktı. Fakat 1. Dünya Savaşı ve sonra da Yunan Harbi başlayınca Adalar 'ın bize devri gecikmişti. Bunları Lozan 'da topyekün dava etmek gerekiyordu. Çünkü hukuken bize ait olduklarına itiraz eden yoktu. Ama ne yazık ki, Türk heyeti bu işte de çeşitli tavizler vererek fırsatı elden kaçırmıştır.

Limni adasını müttefikler münakaşasız bize verdikleri halde Askeri müşavirimiz Tevfik Bıyıklıoğlu zapta geçmeyi unuttuğu için kaybettik.

 Kıbrıs müzakereler sırasında elden kaybettiğimiz bir ada . Kıbrıs nasıl elimizden çıktı?

 İngilizler 5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs Adası 'nı ilhak etmişlerdi. Türkiye bu emr -i vakiyi kabul etmedi. Sorunun Türkiye ve İngiltere arasında muallakta kalmış oldu. Bunun da Lozan 'da halledilmesi gerekiyordu. Lozan zabıtlarını baştan sona okuyanlar, Kıbrıs 'ın heyetimizce talep olunduğuna dair tek bir cümleyle karşılaşmazlar. Böylece Antlaşma'nın 20. maddesiyle Türkiye 'nin İngiltere 'nin 1914'teki ilhak kararını tanıdığı konuldu.

21. maddede ise orada yaşayan halkın artık Türk Vatandaşlığını kaybederek İngiliz Vatandaşlığını kazandığı ifadesine yer verildi. Bizim üyelerimiz buna itiraz etti. Böylece isteyenlerin 2 sene içinde Türk Vatandaşlığını tercih edebilecekleri kabul edildi. Ancak bu tercih hakkını kulanlar 12 ay zarfında Türkiye 'ye geçecekti.

İşte Kıbrıs adasında Türkler ve Rumlar arasındaki nüfuz dengesizliği böylece başladı. Daha sonra 2. Dünya Savaşı 'nda Almanlar 'dan kaçarak Ege sahilimize sığınan 10 binlerce Rum istekleri üzerine, bizim tarafımızdan Kıbrıs 'a yerleştirildi. Ayrıca Mihri Belli 'nin de katıldığı 1946-49 yılları arasındakiYunanistan İç Savaşı sırasında yenilen komünistler Kıbrıs 'a giderek oraya yerleşti. Böylece adadaki nüfus dengesizliği büyüdü.

 

IRAK 'IN PARÇALANACAĞINI 40 YIL ÖNCE SÖYLEMİŞTİM 

Günümüzde Irak neredeyse 3 parçaya bölünmüş durumda. Bizimse Lozan sırasında güney sınırlarımız oldukça tartışmalı konularla geçti. Örneğin Musul için çetin müzakereler olduğu söylenir. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Ben Irak 'ın parçalanacağını 40 yıl önce söylemiştim. Ama Musul 'a geçmeden Halep hakkında bilgi vermek istiyorum. Halep de Misak -ı Milli'ye dahildir. Mütareke günü ordumuz Halep 'in 40 km. güneyindeki 'Nibil Kasabası'nda idi. Ankara İtilafnamesi ile sınır Halep 'in 40 km. kuzeyindeki Tibil'den geçirilerek, başta Halep şehri olmak üzere 80 km. derinliğindeki bir vatan parçası hudutlarımız dışında bırakıldı. Arap alfabesiyle yazıldığında Nibil ile Tibil arasında bir nokta farkı vardır. Bir nokta farkı için Güney hudutlarımız 80 km. kuzeyden çizildi. Bu yanlışlığında Lozan 'da düzeltilmesi gerekiyordu ama tek bir cümle bile sarfedilmedi.

 KARAMELA ŞEKERİYLE KANDIRDILAR

 Musul 'a konusuna gelirsek…

 Musul öyle bir arazi kaybıdır ki, üzerinde ne kadar söz söylense azdır. Musul 'un Misak -ı Milli'ye dahil olduğu öylesine aşikardır ki, Türk heyeti burası için aylarca münakaşa etmişti. Fakat sonunda bir taktik hatası ile Musul da elimizden çıktı. Konu daha sonra 1926'da Haliç Konferası'nda ve ardından Cemiyet-i Akvam 'da görüşüldü. Ancak aleyhimize sonuçlanacağı ihtimali belirince, Ankara 'da 14 Haziran 1926 tarihinde gece yarısı bir anlaşma imza edilerek, Musul İngiliz mandası olarak Irak 'a bırakılmıştır. Karamela şekeri misali, 25 sene boyunca petrol gelirlerinden Türkiye 'ye yüzde 10 verilmesi kabul edilmişti. Fakat bu dahi alınamadı.

Halbuki Lord Gurzon'un hatıratına göre, İngizler Musul 'u bize vermekte direnirlerse ve bundan dolayı barış gerçekleşmezse petrol yüzünden barışa yanaşmadıkları yolunda itham edilecekleri endişesiyle Musul 'u toprak olarak bize vermeyi ama petrolü işletmek için mümkün olan çabayı sergilemeyi hedefliyorlardı. Ancak Türk heyetinin hatalarıyla İngilizler taktik değiştirerek Musul 'u bize vermekten vazgeçmiştir.

M. KEMAL PAŞA HALİFE OLMAK İSTİYORDU 

Lozan 'la ilgili tartışmalı konulardan biri de hilafet . Bu konuda neler yaşandı?

Hilafet 3 Mart 1924'te Ankara 'da kaldırıldı. Ancak bu konuda en önemli adımlar Lozan 'da atıldı demek yanlış olmaz. Lozan başladığında, M. Kemal Paşa halife olmak istiyor ve Meclis 'te saltanatın ilgası tartışmalarında hilafeti göklere çıkaran konuşmalar yapıyordu. Hatta İzmir İktisat Kongresi 'ni açmaya giderken yol boyu yaptığı konuşmalar ve bu arada Balıkesir Zağnos Paşa Camii 'ndeki hutbesi herkesçe bilinir. Diğer taraftan İsmet Paşa 'da Lozan 'da aynı istikamatte beyanlar veriyordu.

Bunun üzerine Lord Curzon , İsmet Paşa 'nın müşaviri Hayim Naum Efendi'yi çağırdı ve onun vasıtasıyla hilafet yıkılmadıkça barış olmayacağını söyledi. İsmet Paşa buna tek başına karar veremezdi. Hayim Naum Efendi İzmir 'e geldi ve durumu M. Kemal Paşa 'yı anlattı. İzmir 'e gelinceye kadar her fırsatta hilafeti metheden M. Kemal Paşa İzmir İktisat Kongresi 'nde plağı tersine çevirerek, hilafet ve halifeler aleyhine konuştu.

Bu arada Lozan Konferansı kesintiye uğramış heyet Türkiye 'ye dönmüştü. Ankara 'ya gitmekte olan İsmet Paşa 'nın treni Eskişehir 'de bekletildi. Bu sırada yapılan görüşmelerde hilafetin ipini çekme kararı verildi.

PATRİKHANE İNÖNÜ 'NÜN LORD CURZON 'A HEDİYESİ 

Patrikhane 'nin ekümenikliği konusu da Lozan 'da açıklığa kavuşmayan konulardan biri. Bununla ilgili neler söyleyeceksiniz…

İstanbul 'un işgali gerçekleşmeden önce Patrikhane 'nin kapısına çift kartallı Bizans bayrağı çekilmişti. Ayasofya 'ya asılmak için çanlar bile hazır edilmişti. Yaşanan bu gelişmelerin hatırasıyla bir fitne yuvası haline gelen Patrikhane 'nin Lozan 'da alınacak kararla Türkiye dışına çıkartılması konusunda TBMM 'den sokaktaki adama kadar tam bir birlik söz konusuydu. Türk heyeti de başta bu şekilde tavır aldıysa da hem İnönü hem de Dr. Rıza Nur bu talepten vazgeçerek Patrikhane 'nin kalmasına razı olMuşlardır. İnönü , Patrikhane 'yi Lord Curzon 'a bir doğum günü hediyesi olarak bağışlayıp hediye etmişti. Patrikhane meselesi Lozan 'da bir madde olarak yer almamış, bu konudaki tartışmalar haVanda su dövmekten ileri gitmemişti.

O dönemde Türkiye 'de yaşayan Rumların büyük bir kısmı mübadeleyle Yunanistan 'a gitti ve Türklerden bir kısmı da Türkiye 'ye geldi… 

Mübadeleyi teklif eden ne biz ne de Yunanlılar 'dır. Mübadele'yi teklif eden Romanya delegesi Nansen'dir. Mübadele teklifinin sebebi Rumlar 'ın milli mücadele sırasında bize ihanet etmeleri sebebiyle ceza veririz korkusudur. Venizelos buna itiraz etmiştir. Sonunda İstanbul 'un Rumları 'yla Batı Trakya Türkleri mütekabiliyet esasına göre yerinde kalmak şartıyla Anadolu Rumlar 'yla Yunanistan 'daki Türkler 'in mübadelesi kabul edilmiştir. Müttefikler bizi gayri Müslim azınlığın cezalandırılmaması için umumi bir af protokolü imzalamaya zorlamış, ancak bizimkiler buna yanaşmamıştır. Bu arada uzun münakaşalar sonunda anlaşılmıştır ki, bizimkilerin affetmek istemedikleri ihanet etmiş olan gayr-i Müslimler değil, yeni Türkiye idarecilerinin şahsi düşmanlarıdır. Türk heyeti tahminen yüzelli kişi kadar olabilecek şahsi düşmanlarını gayri hukuki bir şekilde istisna kılarak, Lozan 'ın 17 ekinden biri olarak af protokolüne imza atmışlardır. Bu yüzeli kişi affın dışında tutulMuş, daha sonra yazboz tahtası şeklinde bir liste meydana getirilmiştir. Yüzellilikler denilen bu insanların arasında pek çok ünlü isim vardır.

Resmi tarihin Lozan 'ı övmesine karşın sizin çizdiğiniz tablo çok da öyle değil. Lozan 'ı nasıl tanımlıyorsunuz?

Lozan muazzam imparatorluk mirasının han -ı yağması (yağma sofrası) dır. Türkiye 'nin şahsında İslam dünyasından intikam alınmış ve başsız bırakılmıştır. Lozan 'la adalar Yunan çemberine alınmış, iktisadi kaynaklardan mahrum bırakılmış, her türlü unVan ve sıfatı yolunMuş, gayr-i tabi hudutların çizdiği küçük bir Türkiye ortaya çıkmıştır.

www .analitikbakis.com

cafesiyaset.com

Kaynak: Cafe Siyaset

Tarih: 17:35:29 24.07.2008

TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE'DEN İNÖNÜ CUMHURİYETİNE NASIL GEÇTİK?

KERKÜK, MUSUL, BATUM, 12 ADA'YI LOZAN'DA BİR KALEMDE TESLİM EDEN MİLLİ ŞEFİN KAHRAMANLIKLARINDAN...

Atatürk neden Inönüyü görevden almis?

 
Atatürk ölmeden 1 yıl önce İSMET İNÖNÜ yü görevden aldı ve heybeli adaya gönderdi yerine CELAL BAYAR'I atadı.Atatürk ölünce Cumhuriyet gazetesinin sahibi Yunus nadi ve İnönü ,Fevzi ÇAKMAK'ın Cumhurbaşkanlığı engellendi yerine İSMET İNÖNÜ geçti.
 

Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan ve Mısır devletleri 1937 yılında bir pakt oluştururlar. Paktın amacı -görünüşte- Akdeniz'in güvenliğini sağlamaktır. Paktı, Türkiye adına Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras imzalar. Fakat Tevfik Rüştü Aras, paktı kendi iradesi ile değil İsmet İnönü'den aldığı talimatla imzalar.

Bu pakt, tasdik edilmek üzere önüne getirildiğinde Atatürk imza atmaz.Çünkü pakt, ülke çıkarlarına uymamakta, silahlı kuvvetlerimizi başka ülkelerin emrine sunmaktadır. Pakttaki ilgili kayıta göre, paktı imzalamış büyük devletler gerek gördüklerinde Türkiye'nin silahlı kuvvetlerini sevk edebilecek, dolayısıyla komutayı ele geçireceklerdir.
İsmet İnönü durumu kurtarmak için paktı ve pakttaki ilgili maddeyi gereken biçimde yorumlayamadığını söyler. Bir de Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras'a danışılır. Rüştü Aras'tan şöyle yanıt alınır: "Atatürk haklı, bu mahzuru fark edemeyen (?) İsmet Paşa haksızdır. Pakt, İsmet Paşa'nın talimatlarına uyularak alelacele imzalanmıştır." Türkiye'nin bağımsızlığına gölge düşürülmek istendiğini gören Atatürk 18 Eylül 1937 tarihinde, TBMM'de konuşma yapmak üzere Ankara'ya hareket eder. Fakat meclise geldiğinde, toplantının kendisine bildirilen saattan iki saat önce yapıldığını ve işin oldu bittiye geldiğini görür. Atatürk öfkelenmiştir.Atatürk, geri dönmek üzere istasyona döner.
 
Gar kalabalıktır; milletvekili ve bakanlar Atatürk'ü uğurlamak üzere oradadırlar. İsmet İnönü de oradadır. Atatürk, İsmet İnönü'nün elinden tutar ve "Siz de benimle geliniz. Nasıl olsa Dil Kurultayı'nda bulunacaksınız." der. İsmet İnönü duraksar ve "Yarın gelecektim... Bir takım işlerim var Paşa'm." karşılığını verir. Atatürk, "Bugünün işini yarına bırakma demişler... Sizinle konuşacaklarım var." diyerek İnönü'yü kolundan tutar ve trene bindirir. Doğrudan kompartımana girerler ve Kompartımanda Atatürk'ün İnönü'ye şöyle dediği işitilir: "Artık sizinle çalışmayacağım! Görev arkadaşlığımız bitmiştir!" İnönü, iki eliyle yüzünü kapar. Atatürk "Dinlemelisiniz!" diye bağırır... Sonra Umumi Katibi Soyak'ı çağırır ve ona şöyle söyler: "İsmet Paşa yorgun... İki ay dinlenecek ve yerine bir vekil bırakacaktır..."
Ertesi sabah, tren Haydarpaşa Garı'na girer.Gar, meraklılar ve karşılayıcılar ile doludur. Atatürk'ün manevî kızı Afet Hanım da karşılayıcılar arasındadır.Atatürk'ün manevî kızı Afet Hanım da karşılayıcılar arasındadır. Afet Hanım Atatürk'ün elini öptükten sonra İsmet İnönü'ye dönerek: "Sarayda odanızı hazırlattım" der. İsmet İnönü karşılık vermeden Atatürk konuşur: "Paşa evinde istirahat edecektir."...
 
 
 
 

"Yeni Mekke Projesi" değil, sanki Kabe'yi yok etme planı"

Aşağıdaki fotoğrafa dikkatle bakın: Uzay filimlerinden kopup gelmiş hayâlî bir şehri andıran görüntünün sağ alt tarafında, diğer yandaki gökdelenlerin yanında minnacık kalan minarelerin çevrelediği alanın tam ortasında siyah bir nokta göreceksiniz.

Burası, Kâbe’dir... İslâm’ın kıblesi Kâbe-i Muazzama...

Şimdilik sadece bir maket olan bu görüntü birkaç sene sonra gerçeğe dönecek ve temellerini Hazreti İbrahim’in attığı Beytullah, yani Kâbe, gökdelen bloklarının çevrelediği devâsa bir alanın ötesinde unutulmuş, terkedilmiş ufacık bir noktaya dönüşecek.

Gazetelerde son haftalarda Mekke ile ilgili olarak çıkan haberler bilmem dikkatinizi çekti mi? Suudi yönetiminin Kâbe’nin çevresindeki binaları ve beş yıldızlı büyük  otelleri yıkmaya karar verdiği ve kutsal yapının etrafının genişletileceği söyleniyor, yıkımların başladığı anlatılıyordu.

Bütün bu yıkımlar Kâbe’nin çevresini boşaltıp hacılara çok daha fazla kolaylık sağlamak için değil, Suudi Arabistan’ın hâkimi olan El-Saud ailesinin damgasını taşıyacak maketini gördüğünüz uçuk bir Mekke’nin yaratılması için yapılıyor... Atlantis benzeri hayalî uygarlıkların bilim-kurgu yazarlarının rüyalarındaki başkentini andıracak olan bu yeni Mekke’nin siluetini gökdelen azmanı binalar çizecek, meydanlar uzay filimlerinden fırlamış mekânları andıracak ve bu garip manzaranın en ucunda da tepeden bakılan ama noktadan bile küçük kalan bir yapı bulunacak: Kâbe-i Muazzama...

Göğe yükselen ve artık gökdelen değil, “uzaydelen” denmesi gereken binalar hem otel, hem de alışveriş merkezi olacaklar; en arkadaki daha da yüksek kuleler ise, iş merkezleri!

Mekke’nin bizde, yani Türk yönetiminde olduğu yıllarda şehirde Kâbe’den yüksek bina inşa edilmesinin kesinlikle yasak olduğunu ve Beytullah’a hürmetten kaynaklanan bu yasağın 400 seneye yakın istisnasız uygulandığını hatırlattıktan sonra, fotoğrafta gördüğünüz birkaç yıl sonrasının Mekke’si ve o Mekke’de Kâbe’nin nasıl küçücük bir nokta hâlini alacağı konusundaki yorumu sizlere bırakıyorum. Fotoğrada tekrar bakın, düşünün ve yorumunuzu yapın!

KAYNAK: Murat Bardakçı (Habertürk)

 

çekmesene kardeşim(çektiklerimizi)...

 
Ne çekiyorsun çektiklerimizi?
Hiç görmedin mi kuru ekmek yiyeni?
Hiç yalınayak gezmedin mi sen?

Kocaman adam olmuşsun
Elinde kocaman bir şeyler var
Benim elimdekiyle ne işin var senin?
Git işinle uğraş!
Kendi hâline bak sen!
Ben
Kirli bir esvap içinde
Tertemiz bir yürek saklamanın sırrını;
Hiçbir şeye değişmem.
Temiz yüzlü değilim ama
Yüz karası da değilim!
Benim neyimi haber yapacaksın?
Habîr benden haberdar!
Çekme kardeşim!
Çekme çektiklerimizi...
Hiç kimse çekmesin;
Çektiklerimizi...
Hiç kimse!

çeken bilir...

YOL VE MENZİL

 
      Ceren Girdapta Bir Can Kardeşimden,
       Sonsuz teşekkürlerimle....
Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma.. Kimin geldiği önemli değil, kimin
gelmediği de… Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
 
Yolcuya bakıp, yolu tanıma.Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan,
yolun yolcusuz olması değil; Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal…

'En doğru yol : en dikensiz yoldur' diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak
lambasının altında arayan şaşkınlardır. Aldırma…

Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan sözedenler, aşıkmış gibi davrananlardır.
Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de severler.

Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat, şu gerçeği de hiç unutma : Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
Yol boyunca; Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları, yolda metafizik
uyuşturucularla keyif çatanları, telörgülerle çevirdiği yolu, kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre
koşucusu gibi hızlı girip, 50. metrede yola yatanları, yürüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine
zar atanları , yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını
çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara
kızıp yolu satanları göreceksin.

Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen,
amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın , merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. Doğru yol :
insanların çoğunun gittiği yol değil, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.

Yolda vereceğin her molayı özeleştiri durağında vermelisin. Unutma, tevbe özeleştiridir. Kendisini hesaba çeken,
başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur.

Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman
olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir. Bir
şey daha : Pusulayı sahte manyetik alanlardan, paraziter nesnelerden uzak tut; İbreyi saptırırlar da haberin olmayabilir.

Yol emniyetin için gerekli olan şartların başında bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyuşturucudan uzak
durmalısın. Hobilerinin, fobilerinin, korkularının bilincin üzrindeki saptırıcı etkisini iyi hesap etmelisin. O'ndan
başkasından korkarsan , korktuğunun başına musallat edileceğini kesinlikle bilmelisin.

Yolda düşeceğin en büyük tuzak, yersiz korkularının tuzağıdır; Yani, kendi benliğinin sana kazdığı tuzak.

HAYIRLI YOLCULUKLAR DOSTUM
MUSTAFA İSLAMOĞLU
slm ve dua ile

YARADAN BİLİR HERŞEYİ........................ne zaman şükredeceksiniz?

 


Havuç dilimi insan gözüne benzer. Bilimsel araştırmalar havucun gözlerin kan akışını ve işlevini iyileştirdiğini göstermiştir.


Domateste kalpte olduğu gibi dört odacık vardır ve kırmızı renklidir. Bütün araştırmalar domatesin kalp ve kan için faydalı olduğunu göstermiştir.



Üzüm salkımı kalp şeklindedir, her bir üzüm tanesi kan hücresi gibi görünmektedir ve araştırmalar üzümün ciddi kalp ve kan canlandırıcı bir gıda olduğunu göstermiştir.



Ceviz küçük bir beyin görünümündedir. Ve beyin fonksiyonlar için faydalıdır.



Fasulya böbrek görünümündedir ve böbrek fonksiyonlarını iyileştirir.




Sap kereviz, Çin lahanası ve Rhubarb (bizde yok) kemiklere benzer. Bu gıdalar kemikler için faydalıdır, sodyum oranları eşit ve %23 dür. Gıdanızda yeterli sodyom yok ise vücut kemiklerden çeker ve kemikler zayıflar. Bu gıdalar iskeletinize faydalıdır.


Patlıcan, avokado ve armut kadınların rahim ve serviks sağlığı ve fonksiyonlarını hedefler ve görünümleri bu organlara benzerler. Araştırmalar kadınların haftada bir avokado yemeleri halinde hormonları dengelediğini, istenmeyen doğum sonrası kilolarını azalttığını ve serviks kanserini önlediğini göstermiştir.


İncir tohum doludur ve ağaçta ikili olarak asılarak büyür. İncir sperm sayısını ve hareketliliğini arttırır ayrıca erkek kısırlığını önler.



Tatlı patatesin görünümü pankreasa benzer ve şeker hastalarının glisemik indeksini dengeler.


Zeytin yumurtalıkların sağlığına ve fonksiyonuna yardımcı olur.


Greyfurt, portakal ve diğer narenciye meyveleri kadın göğüsüne benzer ve bunların sağlığına ve lenfin hareketine yardımcı olur.



Soğan vücut hücreleri görünümündedir. Bütün vücut hücrelerinden atık maddelerin temizlenmesine yardım eder. Hatta gözlerin epitelyal katlarının yıkayan gözyaşlarına bile sebep olur.

KAYNAK:Dr. HAYRUNNİSA ODABAŞI

KAF DAĞINDAN MANİFESTO

KAMUOYUNA 

Güney Osetya ve Gürcistan arasında uzun süredir devam eden gerilim Gürcü yönetiminin silahlı saldırısı ile kanlı bir boyuta ulaşmıştır. Rusya’nın askeri olarak devreye girmesi ile savaş hali tüm bölgeyi tehdit eder bir hal almıştır.

 Yaşanan olayların arkasında 1992 yılından bu yana tam bağımsızlık için mücadele eden Güney Osetya halkına sırtını çeviren Batılı devletler, Rusya ve  Gürcü halkını büyük bir ateşin ortasına atan Mihail Saakaşvili vardır.

 Güney Osetya Kafkasya’nın sorunudur.

Güney Osetya Kafkasya’nın ayrılmaz bir parçasıdır. Binlerce yıldır kardeş olarak yaşayan Kafkasya halkları Güney Osetya’da yaşananlara seyirci kalmayarak bunu tüm dünyaya ilan etmişlerdir. Sayıları binlerle ifade edilen Kafkasyalı gönüllünün bölgeye gitmesi de Oset halkının yalnız olmadığının göstergesidir. Büyük devletlerin hesapları küçük halkları yok etmek ise Kafkasya halkları birlik olarak bunun cevabını en iyi Abhazya’da vermişler Güney Osetya’da da vereceklerdir.

Rusya’nın müdahalesi asla ve asla Kafkasya’nın yararına değildir. Olsa olsa Kafkasya çevresinde oluşturmak istediği demir perde planının bir aşamasıdır. Gelişmeleri anlık değil orta ve uzun vade de yorumlamak ve iyi okumak mecburidir. Kafkasya’da menfaat hesapları yapanların Kafkasya’ya verdikleri tek şey kan ve gözyaşıdır. Kafkasya’daki çıkarları uğruna Kafkasya’ya dost görünenlerin çok iyi anlaşılması, kimin dost kimin düşman olduğunun çok iyi tahlil edilmesi gereklidir. Unutulmaması gereken tek gerçek Kafkasya halklarının tek dostlarının kendileri olduğudur.

Gürcistan ve Kafkasya’nın kaderi ortaktır. Halkların bir arada yaşama imkanlarının olmaması savaşmaları gereği anlamına gelmez. Saldırgan politikaların peşinde koşarak Amerikan taşeronluğu yapanlarında sonu aynı Saakaşvili gibi olacaktır. Gürcü Halkı kendilerini kan ve gözyaşına mahkum eden bu yönetimden acilen kurtulmalı ve geleceğe güven içerisinde bakmalarını sağlayacak tam bağımsız bir Gürcü yönetimi oluşturmalıdır. İlk 3 günde 2000 insanın hayatına mal olan bu çılgınlığın ileriki boyutlarını düşünmek bile insanlık adına olayın vahametini anlamaya yetecek boyuttadır.

Türkiye’de yaşayan 7 milyon Kafkasyalı akrabalarının yaşadığı trajediyi büyük bir dikkat ve kaygı ile izlemektedir. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti “İtidal” çağrılarından daha fazlasını yapmak zorundadır. Türkiye bu krizin büyümesi ve daha geniş bir savaş ihtimalinde bu ateşin dışında kalamaz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafsız olarak arabuluculuk görevi üstlenmeli hem Oset hemde Gürcü halkına acil insani yardım ulaştırılması için seferberlik başlatmalıdır.

Güney Osetya sorununu Pkk ile ilişkilendirmek isteyen art niyetli çevrelerin propagandaları son derece düşündürücüdür. Toprak bütünlüğü kavramının Güney Osetya ve Abhazya için kullanılması hem tarihi hemde günümüzde gerçekler açısından akla abestir. Yine Güney Osetya’da yaşananları Kosova’nın bağımsızlığının rövanşı seviyesine indirmek hedef saptırma çabalarından başka bir şey değildir.

Birleşmiş Milletler, Nato, Agit ve Avrupa Birliği savaşın bir an önce bitirilmesi için konuşma ve temenni açıklamalarından daha fazlasını yapmak zorundadırlar. Acil bir ateşkes ilan edilmeli ve barış görüşmeleri için gereken ortam hazırlanmalıdır.

10 Ağustos, Pazar günü İstanbul’daki toplumumuzu temsil eden dernek, vakıf ve sivil toplum örgüt temsilcilerinin katılımı ile Kafkas Vakfı’nın ev sahipliğinde yapılan toplantı sonucunda içinde diğer örgütlerimizin de temsilcilerinin bulunduğu, Alan Vakfı’nın önderliğinde görev yapacak bir Kafkas – Alan Dayanışma Komitesi kurulmuştur. Bundan sonra Güney Osetya krizine ilişkin gerekli strateji üretme, açıklama, her türlü yardım toplama ve yardımları yerine ulaştırma faaliyetleri bu komitenin yönetim ve sorumluluğu altında olacaktır.  Bizler de Birleşik Kafkasya Derneği olarak bu komitenin Birleşik Kafkasya idealine uygun şekilde atacağı her adımda üzerimize düşen görevi yerine getirecek ve destek olacağız. 

Kamuoyuna saygıyla arzederiz.

Yaşasın Kafkasya Halklarının Kardeşliği

Yaşasın Bağımsız Birleşik Kafkasya      

bbk1ÇEÇEN-KAFKAS

abhazyabyrkonfederasyonbyrosetyabyr

BİRLEŞİK KAFKASYA DERNEĞİ

http://www.bkd.org.tr/

MEDİNEde Bir GÜNEŞim, Bir Babam, Bir de Terliklerim Kaldı...

       1001resim_com-gul%20(8)

     40 günlük olduğumda ilk ziyaretimde senin Hane-i Saadetine yapmışım.Ilk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış, ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik.

      Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine'de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine'deki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir, korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde - Babacığım neden Medine bu kadar sıcak diye. Babam da - Evladım Medine'de iki tane güneş varda ondan, derdi. - Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi? derdim. Babam gülerek - Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine'de olunca sıcaklık iki kat oluyor. Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçektende ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşinde, sıcaklığında içimizi ısıtıyordu.

      Medine'den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı. Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için Mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam 'incitmeyin sakın, onlar Ebu Hüreyrenin kedileri' derdi, biz de inanırdık. Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud'a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhundda yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk.Uhudda senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesi idi sanki.

      İşte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım,bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Ta ki güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Hani sana Medineyken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver. Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım. Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine'den ayrıldığımızdan beri sanki sen hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken ağabeyimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü ağabeyimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde bende kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı.

      Evet demiştim ya bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyordum. Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Bir gün sana gelişim geç bile olsa bana, Gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et. Ta ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun.

NOT:
Medine’de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve Peygamber aşığı bir kardeşimiz, işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulullah’in Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennetül Bakiye defnedildi. Tabii ailesi mecburi istikamet Türkiye’ye döndü. O zaman 7 yasinda olan oğlu Nebi Doğanay bugün ortaokul ögrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almiş. İşte o peygamber aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansimaları...

saudi_arabia_madinah_prophet_mosque

Kaynak:Firaset Forum